Bir dil ana dili, konuşma dili ve yazı dili çerçevesi içinde gelişir. İletişim önce ana dili ile başlar, çevre ile kurulan iletişim ile konuşma dili gelişir, çember genişleyerek okullarla birlikte yazı dili ile bütünlük oluşturur.
İnsanlar yazı dilini rahatlıkla yazıp, okuyup anladıklarında okuryazar seviyesine ulaşırlar.
Bugün ilköğretim seviyesindeki bir çocuğun bir gazeteyi okuyup anlayabilmesi anadili ile yazı dili arasındaki mesafenin azaldığının işareti olmaktadır.
Okullar, yazı dile ile konuşma dili arasındaki bağlantıyı sağlar. Yazı dilinin gelişmesi için arada vasıta görevi gören okulların işlevleri çok büyük öneme sahiptir. İlköğretim ve lise kısımları dilin gelişmesinde ve yazı dilinin mükemmel hâle gelmesinde çok büyük önem sahiptir. Burada verilecek sağlam bir dil eğitimi, toplumun birbirini rahat anlaması için köprü vazifesi görür.
Osmanlı döneminde okumuş kesimin konuşma ve yazı dilinde Arapça ve Farsça kelimeler kullanması özellikle yazı dilinin halktan kopmasına neden olmuştur.
Konuşma dili ve yazı dili arasındaki bu uçurum insanların okuryazar olmalarını zorlaştırmıştır. Bu zorluk eğitimin her alanında kendisini göstermiştir.
II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp Asakir-i Mansûre-i Muhammediye’yi kurduktan sonra askerî teşkilatın gelişmesi için çok büyük değişiklikler yapmış, 1834 yılında Mekteb-i Ulûm-ı Harbiye Okulu’nu açmıştır.
Harbiye öğrencileri Türkçe konuşmalarına rağmen okuryazar değildiler. Askeriyeye ait temel bilgileri elde etmeleri için onlara önce okuma yazma öğretmek gerekliydi. Osmanlı yazı dilinde Arapça ve Farsça kelimeler ağırlıklı olduğu için askerlere ilk önce Arapça ve Farsça derslerinin verilmesi lazımdı. Bu nedenle Harbiye’ye Arapça ve Farsça bilen müderrisler alınmıştı.
Harbiye’de eğitim gören öğrenciler ilk başta dört kısma ayrılmış, her kısım bir Arapça hocasının yanına verilmiş, Arapça sarfını (Arapça kelimelerin yapısı, bilgisi) bitirenler onbaşılığa ve çavuşluğa; Arapça nahvını (Arapça cümle bilgisini) bitirenler de başçavuşluğa yükselmişti.
Bu dönemde Osmanlı askerî sistemi içerisinde askerlerin Arapçanın kurallarına içeren sarf ve nahvı bitirerek rütbe almış olmaları hem askerî yapımız, hem Türkçemiz için oldukça önemli bir durumdur.
Türkçe konuşan öğrencileri okuryazar yapmak için Arapça ve Farsça derslerin verilmesi ayrıca bir zaman kaybına neden olmaktaydı.
Bu nedenle Mekteb-i Harbiye okulu, Mekmteb-i Ulûmi Harbiye ve Mekteb-i Fünûni İdadi olmak üzere iki kısma ayrılmış ve bunların da ayrı binalarda olmasına karar verilmiştir. Böylece askerlerin İdadi kısımda temel bilgiler alındıktan, dahası okuryazar olduktan sonra Ulûm-ı Harbiye kısmına geçmeleri sağlanmıştır.
Bu uygulama ile eğitimin seviyesi yükseltilmesi amaçlanmış ayrıca bu okulda ders vermek için Avrupa’dan hoca getirilmesine karar verilmiştir.
Sultan Abdülmecit, Fransa ve Prusya krallarından hoca göndermelerini rica etmiş, Fransa’dan üç, Prusya’dan da bir hoca olmak üzere dört hoca gelerek bu okulda ders vermeye başlamıştır.
Bu hocalara dersleri Türkçe anlatmaları şartı koşulmuş, hocalar ders vermeye başlamadan önce Türkçe öğrenmeye çalışmışlardır.
Hocalar Türkçe öğrenmeye çalışmış olsa bile bundan pek başarılı olamamışlar, buna çare olarak Fransızca ve Türkçe bilen azınlık Rumlardan tercüman almaya karar verilmiştir.
Hocalar dersi Fransızca anlatacak, tercüman ise Türkçeye çevirecektir.
Dersin bu tarz işlenişinde de sorun çıkmış, Rum çevirmenler, hocaların kullanmış olduğu ders ile ilgili terimleri bilmedikleri ve hatta kendileri de bazı konuları tam anlamadıkları için yabancı hocanın yarım saatte anlattığı dersin çevirisini beş dakikalık bir çeviriye dönüştürmüşler, daha kötüsü de öğrencilerin de bu çeviriden hiçbir şey anlamadıkları ortaya çıkmıştır.
Sonraki yıllarda Avrupa’ya eğitime giden öğrencilerin yurda dönmesi ve onların bazılarının bu okullarda görevlendirilmesi ile sorunların birçoğu yavaş yavaş halledilir olmuştur.
Türkçe her dönemde okumuş ve de okumamış kesim ile mücadele ederek bu günlere gelmiştir. Türkçe günümüzde hoyratça kullanılmasına rağmen yine de en güzel dönemlerini yaşamaktadır.