Toplumların gücünü veya etkinliğini belirleyen çok sayıda değişken sayılabilir. Ayrıntılar incelendiğinde anlaşılıyor ki, bir toplum veya ülkenin gücü onun sahip olduğu anlayışlar bütünüyle ilgilidir.
Bir ülkenin veya toplumun gelişmesinin belirleyicileri incelendiğinde, dört unsur ön plana çıkmaktadır. 1- sahip olunan doğal kaynakların miktar ve kalitesi, 2- işgücünün miktar ve kalitesi, 3- sahip olunan sermaye miktarı, 4- teknoloji düzeyi. Görüldüğü gibi, varlıkların sayısı tek başına gelişmeyi sağlayamıyor. Kaliteli iseler işte o zaman gelişmeyi etkili bir şekilde gerçekleştiriyorlar. Bu durum, ülkeler için geçerli olduğu gibi, iller, ilçeler, köyler ve hatta aileler için de geçerlidir. Sahip olunan değerlerin etkinleştirilmesi ise toplumların anlayışlarıyla ilgili olabilmektedir.
Türkiye’nin 785 bin kilometre karelik coğrafi alanı, 5 Avrupa ülkesinin alanından daha büyüktür. İngiltere 245, Almanya 357, Hollanda 37, Belçika 30, Avusturya 84 bin kilometre karedir. Görüldüğü gibi, mevcut doğal kaynak olan toprak büyüklüğü önemli, ancak etkin işletilmediğinde Hollanda kadar etkili olunamamaktadır. Türkiye’de sulanabilir tarım arazisi miktarı yaklaşık 9 milyon hektar iken, bunun 6 milyon hektarı sulanmaktadır.
İşgücünün miktar ve kalitesi açısından bakıldığında, miktar olarak Türkiye Avrupa Ülkelerinin hemen hepsinden çok işçiye sahiptir. Ancak üretim verimliliği açısından durum tam tersinedir. Örneğin, Türkiye’deki bir işçinin üretim değeri, ABD’nin üçte biri kadardır.
Sermaye miktarı açısından bakıldığında, Türkiye’deki sermaye birikiminin belirleyicisi olan tasarruf oranının eski hesaplama yöntemine göre yüzde 15’lerde, yeni hesaplama yöntemine göre ise yüzde 25’lerde olduğu anlaşılmaktadır. Birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede tasarrufların milli gelire oranının yüzde 30’un üstünde seyrettiği görülmektedir.
Teknoloji düzeyi açısından ise son yıllarda yapılan atılımlar anlamlı, ancak istenilen düzeyde değiliz. Örneğin, toplam ihracatımız içerisinde ileri teknoloji ürününün payı sadece yüzde 4 kadardır.
Demek ki güçlü bir toplum olmak için sayılan her unsuru verimli kılacak ve katma değer üretecek alanıyla ilgili iyi yetişmiş insan ve onların doğru yönlendirilmesini ifade eden anlayışlar geliştirilmelidir. Öğretmen, doktor, mühendis, çiftçi, akademisyen, avukat, siyasetçi, tüccar, garson, şoför, hizmetli vs. kim olursanız olun anlayışınız üretmek ve katma değer oluşturmak üzerine kuruluysa güçlü toplum olursunuz. Aksi takdirde, sadece görüntü oluşturmak üzere bir anlayış gelişir ki, toplumların geri kalmasındaki en önemli engel oluşur.
İktisat tarihçisi Niall Ferguson, güçlü toplumlar ile geri kalmış toplumlar arasındaki farkların din, dil, ırk, coğrafya gibi etmenlerden değil, zihniyetten ve bu zihniyetin hayata geçirilebilmesi ile ilgili olduğunu söylemektedir. Aynı toplum ve soydan olmalarına rağmen, II. Dünya savaşı sonrası ayrılan Doğu ve Batı Almanya arasındaki fark bu düşüncenin en güzel örneklerindendir.
Gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde üretmeden tüketme kültürünün varlığı, hem gelirin yatırıma dönüşmesini engelleyen önemli bir sorundur hem de tasarruf oranlarının düşük kalmasını sağlayarak fakirlik kısır çemberinin oluşmasının en önemli nedenidir.
İktisat, dünyadaki sınırlı kaynaklar ile sınırsız insan ihtiyaçlarını rasyonel şekilde karşılamaya yönelik bilimsel yol ve yöntemleri geliştiren ve uygulayan bilim alanıdır. Buna göre insan istekleri sonsuzdur ve birini karşılayınca hemen diğeri ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, özellikle alışverişlerde isteği değil ihtiyacı dikkate almak gerekir. Bu doğrultuda ürün alırken mutlaka “10 saniye” kuralını dikkate almak gerekir. Yani; almak istediğiniz ürün sizin gerçekten ihtiyacınız mı yoksa sırf isteğinizi tatmin etmek için mi alıyorsunuz? Eğer ihtiyacınız ise alın. Sadece o anki isteğiniz ise o ürünü almaktan vazgeçin.
Son söz: Yatırımların en kârlısı insana yapılan yatırımdır. “İnsana yatırım yapan toplumlar geleceklerini kurtarıp insanlığa hizmet ederlerken, gösterişe yatırım yapanlar ise sadece egolarını kurtarırlar”.