Hayatınızın tam da merkezine oturmuş, civa gibi de ağırlaşmış bir soru düşünün...
O soru, sadece bir tek cevapla karşılanabilir mi?
Yoksa birden fazla, hatta çokça cevap düşünülebilir mi?
Çok cevaplı olması, sorunun önemsizliği anlamına gelir mi?
Bir düşünün...
★★
1964 yılında ABD’de öğretmenlere yönelik yayımlanan bir dergide Alexander Calandra imzalı bir yazı yayınlanır:
“Bir fizik hocası ile öğrencisi sınav sorusuna verilen cevap hakkında anlaşmazlığa düşerler ve tecrübeli öğretmen Calandra’nın hakemliğine başvururlar.
Soru şöyledir: “Bir binanın yüksekliğini bir barometrenin yardımı ile nasıl bulursunuz?”
Öğrenci de bu soruya cevaben “Barometreye bir ip bağlar, binanın çatısından aşağı sarkıtır ve barometrenin yere değdiği noktada ipi ölçerim” yazar. Tabii ki öğretmenin beklediği yanıt bu olmasa da binanın yüksekliğinin bu yöntemle ölçülebilirliği de ortadadır. Calandra tartışmayı uzatmamak için öğrenciden hemen o anda bu soruyu başka bir yanıt ile cevaplamasını ister. Öğrenci bu kez: “Ama bir tek yanıt yok ki, pek çok yöntem var” diye cevap verir. Calandra “Peki” der. “Düşünebildiğin kadar yanıt ver o zaman. Ama mümkünse cevapların en az birinden fizik çalışmış olduğunu anlayalım.” Öğrencinin ilk cevabı şöyle olur: “Barometreyi çatıdan aşağı bırakırsınız ve bir kronometre ile kaç salisede yere çarptığını hesaplayıp x=1/2 x g x t2 formülü ile yüksekliği bulursunuz.”
Beklenen cevap bu olmasa da cevap fizik bilgisi içermektedir. Öğrenci cevaplarını sıralamayı sürdürür: “Güneşli bir günde barometreyi dik tutup gölgesini ölçersiniz ve sonra da binanın gölgesini ölçüp orantıyı barometrenin yüksekliği ile çarparsınız”
Bu cevap da kesinlikle doğrudur...
Öğrencinin üçüncü cevabı da şu olur: “Merdivenleri çıkarken duvar boyunca barometrenin yüksekliğini defalarca işaretleyerek çıkar ve işaret sayısı ile barometrenin yüksekliğini çarparsınız” Bu da doğrudur elbette ama dördüncü cevap öğretmenlerin küçük dillerini yutmalarına neden olur; çünkü yanıttan öğrencinin fiziği çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. “Küçük bir ipe bağladığınız barometreyi önce yerde sonra da çatıda sallar ipin uzunluğu ve sallanma periyodları arasındaki farklarla Newton’un g katsayısını hesaplar iki g katsayısı arasındaki farktan binanın yüksekliğini hesaplayabileceğiniz oranı bulursunuz”...
Söylenecek bir şey kalmamıştır, öğrencinin sınıfı geçtiği açıktır.
Öğrenci yarattığı etki ile gülümser ve der ki: “Ama bence yapılacak en doğru şey kapıcıya gidip barometreyi hediye edip karşılığında binanın yüksekliğini söylemesini istemekten ibarettir.”
Hep beraber gülmeye başlarlar.
Calandra hayranlıkla sorar öğrenciye: “Peki, öğretmeninin senden beklediği cevabı da biliyor musun?” Öğrenci alaylı bakışlarla cevap verir: ‘Evet, çatıda ve yerde hava basıncını ölçerek aradaki farktan hesaplamamız gerekiyor’ gibi bir cevap yazmamı bekliyordu.”
Calandra merakla şu soruyu sorar: “Peki madem istenilen cevabı biliyordun, neden yazmadın?“ Öğrenci omuzlarını silkerek şöyle der: “Çünkü dar kafalılıktan bıktım!”
★★
Dar kafalılık...
Nedir bu sizce?
Farklı bir yol önerememek mi?
Farklılıklara karşı önyargılı olmak mı?
Ünvanların parlattığı şatafata karşın aslında bilgisiz biri oluşu kabullenememek mi? Yüksek düzeydeki bilgi ve üstün yetenek karşısında komplekse kapılmak mı? Onu (hakikati, gerçeği yani) siyasetle, demagojiyle, türlü entrikalarla boğmaya çalışmak mı?..
Bence hepsinin bileşkesidir ‘dar kafalılık’; ama kesinlikle olumsuz, sıkıcı, gerileten bir zihinsel ya da toplumsal nitelik.
Maazallah!
★★
Yaşamı tek bilinmeyenli bir denklem gibi ele almak; kulağa hoş ama altı boş sloganlarla konuşmak, zamana göre kendini geliştirmemek, diğer yandan saplantı slogan hükümlere göre yaşamak ve dar yaşam görüşünü başkalarına da dayatmaya çalışmak, kolaycılık...
Bunlar hiç kimseyi ve de toplumları bir yere götürmez.
Nitekim yaşamda soruların pek çoğunun tek bir cevabı yoktur.
Ve bitirmeden söyleyeyim: Az evvel okuduğunuz gerçek yaşam öyküsündeki öğrenci de Niels David Bohr’dur (1885-1962).
Kendileri Nobel ödüllü Danimarkalı bir fizikçidir. Olay, Bohr’un kendi özgün Fizik kuramını geliştirmeden çok önce, 20’nci yüzyılın ilk yıllarında ve yani henüz lise yıllarında başından geçmiştir.
‘Adam olacak çocuk...’ işte!