Palandöken sırtındaki beyaz örtülerden sıyrıldı.
Ejder Tepesi’nin yamaçlarındaki kar kümeleri, atların alnındaki akıtmaları andıran görüntüler sergileyerek eşsiz bir manzara oluşturuyor.
Kardelenler çoktan yerlerini gelinciklere bıraktı.
Erzurum’a yaz geldi, Palandöken ve Erzurum Ovası yemyeşil.
Mevsim sıcaklıklarının tavan yapmak üzere olduğu şu günlerde, Anadolu’da, havası Erzurum kadar güzel bir şehir herhalde az bulunur.
Yaz aylarında gece kalın yorgana sarılıp yatmak, Erzurumluya has bir keyiftir.
Sahil kenarında buram buram terleyip, sivrisinekler tarafından taciz edilen tatilcileri düşünürken, Erzurum’un doğal klimalı havasının ne kadar büyük bir lütuf olduğunu anlamak mümkün.
Okullar tatil oldu, öğrenciler karnelerini aldı.
Üniversite öğrencilerinin ve tatilcilerin şehri terk etmeleriyle birlikte, şehirde huzurlu bir sessizlik hâkim.
Yaz mevsimini Erzurum’da geçirenler ise hafta sonlarında bir ağaç altı ve bir su kenarı bulup, moda tabiriyle piknik yapıyorlar.
Eskiden şehrimizde piknik tabiri hiç kullanılmazdı.
Mesire yerlerine gitmek için “Seyir” veya “Kır” kelimeleri telaffuz edilirdi.
Erzurumlular için seyire gitmenin ayrı bir kültürü ve özelliği vardı.
O günlerde günübirlik gidilen mesire yerlerinin başında; SSK Hastanesi’nin arkasındaki Fidanlık, Tohum Islah’ın bahçesi, İstasyon, Kombina ve Orman Müdürlüğü bahçeleri, Köşk’ün arkası, Türbe, Ilıca (İlice), Hasankale (Gala), Akdağ, Tafta, Teke Deresi, Deli Çermik, Serçeme, Boğaz gibi yerler gelirdi.
Erzurum’un en gözde mesire yerlerinden olan Boğaz; Yukarı, Orta ve Aşağı Boğaz olmak üzere üç mesire alanından oluşurdu.
Şehrin içinde kalan mesire yerlerine yaya gidenler olduğu gibi, faytonla da gidenler olurdu.
Mesafesi uzak olan; Türbe, Boğaz gibi mesire alanlarına fayton ve at arabasıyla, Ilıca ve Hasankale’ye ise trenle gidilirdi.
Serçeme, Akdağ, Teke Deresi gibi daha uzak olan yerlere gitmek içinde minibüs kiralanırdı.
Rahmetli nenemin maddi durumu iyi olduğundan, minibüsü o tutar, ailenin birlikte seyre gitmesini sağlardı.
Sabah erkenden kalkıp, gelecek minibüsün yolunu nasılda gözlerdik. Heyecandan içimiz içimize sığmazdı.
Minibüs aileyi toplayıp en son bizim evin önüne gelince, sevinçten göklere uçardık.
Yüksek binaların olmadığı dönemlerde, seyre gidemeyen hanımlar evlerin bacalarında seyir keyfini yaşarlardı.
Seyre gitmeden önce evlerde hummalı bir çalışma olurdu.
Akşamdan patates ve yumurtalar haşlanır, zeytinyağlı dolmalar sarılır, kuru köfteler kızartılır, helva kavrulur, hurma tatlıları dökülür, kete ve su böreği açılırdı.
Civil peynir, yeşil soğan, tere, lavaş ekmek ise değişmezler arasındaydı, misten ve tenekeden yapılı semaverin seyirdeki yeri ise tartışılmazdı.
Mesire yerlerine; hısım, akraba ve komşularla gidildiği için, seyrin ayrı bir lezzeti ve bereketi olurdu.
Seyre gidilecek günü iple çeken çocuklar, çıtalı uçurtma yapmak için günler öncesinden hazırlıklara başlarlardı.
Piknik kelimesini bilmediğimiz o günlerde, bencil mangal kültürü de hayatımıza girmemişti.
Gidilen mesire yerlerinde taşlardan ocak yapılır, pilav ve et bu ocaklarda pişirilirdi.
Bazı aileler, mesire yerlerindeki ağaçlar arasına çektikleri iplerin üzerine, sofra bezleri veya ihramlar asarak, pratik çardaklar yaparlardı.
Temizliğe aşırı özen gösteren Erzurumlu hanımlar, su kenarındaki mesire yerlerine gittiklerinde halı, kilim ve yünlerini de beraberlerinde götürür yıkarlardı.
Hanımlar, seyirde bulunmanın keyfi ile bu zahmetli işi kolayca yapıp, gönül rahatlığıyla evlerine dönerlerdi.
Seyirde çocukların tattığı zevk ise kelimelerle anlatılmayacak kadar ziyadeydi.
Asker millet oluşumuzdan mı nedir, ağaç gören çocuklar ok ve yay yapar, hemen savaşçılık oynamaya başlarlardı.
Deniz görmemiş dadaş balaları, Akdağ, Ilıca ve Hasankale çermiklerinde yüzme egzersizleri yaparlar, Erzurum tabiri ile çimerdiler.
Seyir yerinde keyfimizi kaçıran tek şey havanın bozulması, yağmurun yağmasıydı.
Yağmur bulutları gökyüzünü kapladığında, biz çocuklar hep bir ağızdan “Gün buralara, bulut dağlara” diye bağırır, havanın düzeleceğine inanırdık.
Hali vakti yerinde olan aileler arasında, Türbe’de çadır kurup birkaç gün kalmak ise yaygın bir gelenekti.
Çadır her evde bulunmazdı, ekonomik durumu iyi olan evlerde, çeşitli ebat ve şekillerde çadırlar bulunurdu.
Bu çadırların dört köşeli ve pencereli olanlarına Tenefli, yuvarlak ve ortasında direği olanlara ise Sivri Çadır veya Nefer Çadırı ismi verilirdi.
Yaz gelip okullar tatil olunca, bazı aileler Ağustos ayının sonuna kadar Hasankale’ye veya Ilıca’ya yazlığa giderlerdi.
Komşular ve akrabalarla beraber gerçekleştirilen bu gelenek, tatil anlayışının değişmesi neticesinde yavaş yavaş kayboldu.
Sahil kentlerindeki devre mülklerin ve tatil köylerinin ortaya çıkması, yazlık furyasının sahilleri yağmalamasıyla birlikte tarihe karışan bu alışkanlıklar, artık o günleri yaşayanların hafızalarında hoş bir hatıra olarak kaldı.
Ilıca’da kalmak için gidenler ya çadırlarını götürürler veya baraka diye tabir edilen, belediyeye ait konaklama yerlerini kiralarlardı.
Pulur Çayı’nın serinliğinde Ilıca’nın temiz havasını teneffüs eden Erzurumlular, çermiklerde şifa ararlardı.
Hasankale’yi tercih edenler de belediye bahçesini mekân tutarlar, çadırlarını buraya kurup yazın tadını çıkarırlardı.
Akrabalar ve aynı mahalleden olanlar kümeler halinde çadırlarını yerleştirirler, yani kampus oluştururlardı.
Ailenin büyüklüğüne göre çadırların sayısı da değişirdi, sivri çadırlar mutfak ve yatak çadırı olarak, Tenefli çadırlar ise oturmak ve misafirleri ağırlamak için kullanılırdı.
Çadırların yerinin tespiti ise oldukça önemliydi ve tecrübe gerektirirdi.
Çeşmeye ve çermiklere yakınlık, ağaç gölgesi, bataklıklardan uzaklık, çadır kurulacak yerin kriterleriydi.
Rahmetli babam devlet memuru olmasına rağmen, bu zevklerden bizi mahrum bırakmazdı.
Kendimize ait çadırlarımız yoktu, ama babam yakın çevresinden tedarik ettiği çadırlarla bizi Hasankale’ye gönderirdi. Bazı yıllar Ilıca’daki barakalarda kaldığımızda olurdu.
Hasankale ve Ilıca’ya genelde nenem ve ezemlerle beraber giderdik.
Rahmetli nenemin bohçasını alıp, elimden tutup beni çermiğe götürdüğünü hayal meyal hatırlasam bile, çermiklerde ilk kulaç atmayı öğrendiğim günü dün gibi hatırlamaktayım.
Kadınların gittiği çermiğe biraz gelişikli küçük erkek çocuklar alınmaz, hatta çermikçi kadının böyle bir durumda “Bari babasını da getirseydiniz” diye kadınları azarladığı söylenirdi.
Hasankale’ye gitmek için, tutulan kamyona iğneden ipliğe eşyaların yerleştirilmesi, kamyonla yolculuk, çadırların bahçede kurulması, eşyaların çadırlara taşınması, hepimize ayrı bir heyecan verirdi.
Erzak sandığı, semaver, gaz ocağı, gaz ve lüks lambaları çadır hayatının en önemli eşyalarıydılar.
Çadırların yanı başına yapılan kümeslerde beslenen tavuklardan günlük yumurta ihtiyacı temin edilir, gidene yakın tavuklar kesilerek ziyafet çekilirdi.
Biz çocuklar etrafı biraz tanıdıktan sonra, hemen çarşıya gidip olta malzemeleri alarak, olta yapıp balık tutmaya başlardık.
O günlerde Hasankale’den geçen derenin içerisinde o kadar çok balık olurdu ki onları çıplak gözle bile görebilirdik.
Çadırlarda kaldığımız günlerin en unutulmaz anları ise mehtap altındaki gecelerdi.
Pasin Ovası’na karanlık çöktüğü zaman çadır sakinleri arasında oldukça zevkli oyunlar oynanır, eğlenceler tertip edilirdi.
Çadırlarda kalanlar arasında türkü söyleyen ve saz çalan yetenekli gençler her zaman bulunduğundan, geceleri bahçede eğlence eksik olmazdı.
Düz bir alanda toplanan küçük, büyük, kadın, erkek, çadırlarda kalan hemen herkes bir halka oluştururlar, ortaya bir lüks lambası konulur, saz ve darbuka eşliğinde söylenen türkülere eşlik edilerek hoşça vakit geçirilirdi.
Bazı yetenekli gençlerin sergiledikleri komedi türündeki oyunlar ise izleyenleri gülmekten kırıp geçirirdi.
Çok küçük olmama rağmen sesimi beğenen bazı ablalar, bir defasında beni de bu kalabalıkta türkü söylemeye ikna etmişlerdi.
Doğunun çocuğu utangaç ve sıkılgan olur. Bu sebepten dolayı ablaların ehramları altında “Aya bak nice gider, Kırmızı gül demet demet ve Al yeşil giymiş allanır balam” isimli türküleri okuyunca, etraftaki büyükler tarafından epeyce sevilmiş ve övgü almıştım. Doğrusu bu durum pekte hoşuma gitmişti.
Çadırlardaki gençlerle, Hasankaleli gençlerin arasındaki futbol maçları ise görülmeğe değerdi.
Çermiklere, temiz olur düşüncesiyle sabah erken saatlerde gidilirdi.
Çermiğin kaynağını yaşlı dedeler tutar, delikanlılar su içerisinde güreşerek güç gösterisinde bulunurlar, su kabaklarını koltuk altlarına almış çocuklarda yüzmeye çalışırlardı.
Çermikten çıktıktan sonra elimize beş kuruş geçince hemen vişneli dondurma satan sakallı bir amcanın büfesine koşardık.
O dondurmanın kokusunu, yıllar sonra rahmetli Nail Ağabeyi’nin Hemşin Pastanesi’nde yaptığı Mestinaz isimli şurupta tatmıştım.
Evin erkekleri işleri icabı Cumartesi ve Pazar günleri çadırlarda kalırlar, Pazartesi sabahı işlerine dönerlerdi.
Büyükler arasında oynanan tavla maçlarındaki esprinin ve şakanın dozu ise sınırları zorlardı.
Çadır gecelerinin oyunları arasında “Al cicozu ver cicozu” ile “Yağ satarım bal satarım” adlı oyunlar çok revaçtaydı.
Al yeşil giyip çermik yolunda sallanan genç kızların, çadır sakinleri arasında kısmetlerini buldukları da olurdu.
Her şey dâhil tatil programlarında bile olmayan zevk ve lezzet dolu günler su gibi akıp gider, havaların soğukluğu hissedildiği günlerde hüzünlü dönüş yolculuğu başlardı.
Kamyona yüklerimizi yerleştirip yola çıktığımızda, yazın geçirdiğimiz o güzel günlerin hatıralarını bahçenin çimenleri üzerine bırakır evimize dönerdik.
Kar ve buzun Erzurum’u kapladığı kış aylarında, evimizi ısıtan sobanın başında hatıralarımıza döner, gelecek yazın hayalleriyle seyre gideceğimiz günleri düşünürdük.