Kristaller Gerçekten Şifa Veriyor mu?
Ametist stresi azaltıyor, pembe kuvars sevgiyi hayatımıza çekiyor, sitrin bolluk ve bereket getiriyor, siyah turmalin negatif enerjiden koruyor...
Son yıllarda kristaller yalnızca takı veya süs eşyası olarak değil, fiziksel ve ruhsal şifa araçları olarak da giderek daha fazla ilgi görüyor. Bazı insanlar kristalleri evlerinde bulunduruyor, bazıları üzerlerinde taşıyor, bazıları ise belirli taşların vücudun “enerji merkezlerini” dengelediğine inanıyor.
Peki kristaller gerçekten şifa veriyor mu?
Öncelikle önemli bir hususiyeti dile getirelim: Kristaller gerçektir ve fiziksel özellikleri vardır. Kuvars gibi bazı kristaller, kendilerine özgü fiziksel özellikleri nedeniyle saatlerden elektronik devrelere kadar çeşitli teknolojik alanlarda kullanılmaktadır.
Ancak bir kristalin fiziksel özelliklere sahip olması ile insanın ruh hâlini düzenleyen, hastalıkları iyileştiren, bereket getiren veya “negatif enerjiyi” uzaklaştıran metafizik bir güce sahip olması aynı şey değildir.
Bir önceki yazımızda üzerinde durduğumuz kavram karmaşası burada da karşımıza çıkıyor. Gerçek bir bilimsel özellikten hareket edilerek, henüz gösterilmemiş çok daha büyük sonuçlara ulaşılabiliyor. Örneğin kuvarsın belirli fiziksel şartlarda elektriksel özellik göstermesi gerçektir. Fakat buradan “Kuvars insanın enerji alanını düzenler” sonucuna ulaşabilmek için ayrıca bilimsel delil gerekir. Maddenin atomik düzeyde titreşimlerinin bulunması başka, bu titreşimlerin insanın ruhsal durumunu, kaderini veya hastalıklarını etkilediğini ileri sürmek başka şeydir.
Bilim açısından sorulması gereken soru oldukça basittir: Belirli bir kristalin belirli bir hastalık üzerindeki tedavi edici etkisi, güvenilir ve tekrarlanabilir bilimsel yöntemlerle gösterilebiliyor mu?
Bugün için kristal şifacılığının hastalıkları tedavi ettiğini ortaya koyan yeterli ve güvenilir klinik delil bulunmamaktadır. Bu nedenle kristallerin etkinliği ispatlanmış tıbbî tedavilerin yerine konulması doğru değildir.
Ancak burada başka bir soru ortaya çıkıyor: Madem bilimsel kanıt yok, bazı insanlar neden kristallerin kendilerine gerçekten iyi geldiğini söylüyor?
İyi Hissetmek ile Tedavi Olmak Aynı Şey Değildir
Bir insan sevdiği bir taşı yanında taşıdığında kendisini daha huzurlu hissedebilir. Ona baktığında güzel bir hatırayı hatırlayabilir veya taşı kendisi için bir güven sembolü hâline getirebilir. Bu deneyimi küçümsemek de doğru değildir.
İnsan beyni beklentilerden güçlü biçimde etkilenir. Bir uygulamanın kendisine iyi geleceğine inanmak kişinin ağrı algısını, kaygısını ve öznel iyilik hâlini etkileyebilir. Tıpta plasebo etkisi olarak adlandırdığımız süreçlerin önemi de burada ortaya çıkar.
Fakat kişinin kendisini daha iyi hissetmesi ile hastalığın biyolojik olarak tedavi edilmesi aynı şey değildir.
Bir kristali elinde tutarken rahatlayan insanın hissettiği huzur gerçek olabilir. Ancak bu durum, kristalin kanseri küçülttüğünü, hormonları düzenlediğini veya vücuttaki görünmez bir enerji alanını dengelediğini göstermez.
Bu farklılık özellikle önemlidir. Mesele yalnızca bir taşı yanında taşımaktan ibaretken çoğu zaman ciddi bir sağlık problemi ortaya çıkmayabilir. Fakat bilimsel tedavinin yerine kristal, enerji veya benzeri yöntemler konulduğunda durum değişir. Özellikle ciddi hastalıklarda etkili tedavinin geciktirilmesi ağır sonuçlar doğurabilir.
İnsan Neden Bir Taşa Anlam Yükler?
Aslında bu davranış yeni değildir. İnsanlık tarih boyunca taşlara, ağaçlara, yıldızlara ve çeşitli nesnelere sembolik anlamlar yüklemiştir. Çünkü insan yalnızca nesnelerle değil, onlara verdiği anlamlarla da yaşar.
Modern kristal inanışını ilginç kılan ise eski sembolizmin günümüzde bilimsel kavramlarla yeniden ifade edilmesidir.
Eskiden “Bu taş uğur getirir” deniliyordu.
Bugün ise “Bu kristalin frekansı sizin enerji alanınızla rezonansa giriyor” deniliyor.
Cümle değişti ama temel iddia çoğu zaman değişmedi. Üstelik “frekans”, “enerji” ve “rezonans” gibi gerçek bilimsel kavramların kullanılması, ileri sürülen iddiaya bilimsel bir görünüm de kazandırıyor.
Oysa bilimsel bir kelime kullanmak, bir iddiayı bilimsel hâle getirmez.
İslâm Ne Söylüyor?
İslâm açısından meseleye bakarken iki ayrı hataya düşmemek gerekir.
Birincisi, bir taşa veya herhangi bir nesneye kendinden menkul, bağımsız bir şifa, koruma, bereket veya kader değiştirme gücü atfetmektir.
İkincisi ise Allah-u Teâlâ'nın yarattığı maddelerde hiçbir faydalı özellik bulunamayacağını düşünmektir.
İslâm, sebeplere başvurulmasını ister. Hekime gitmek, ilaç kullanmak ve Allah-u Teâlâ'nın yarattığı maddelerin tıbbî özelliklerinden yararlanmak sebepler dairesindedir. Nitekim modern tıpta kullandığımız birçok ilaç, tabiatta bulunan maddelerin özelliklerinden hareketle geliştirilmiştir.
Burada çok önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor.
Farz edelim ki yarın yapılacak bilimsel araştırmalar, bugün şifa amacıyla kullanılan herhangi bir taşın veya mineralin gerçekten belirli bir biyolojik süreci olumlu etkilediğini, bir dokunun iyileşmesine katkıda bulunduğunu veya belirli bir hastalığın tedavisinde fayda sağladığını ortaya koydu.
Bunda İslâm açısından şaşılacak veya reddedilecek bir durum yoktur. Çünkü o maddenin sahip olduğu tedavi edici özelliği de yaratan Allah-u Teâlâ'dır.
Bir ağacın kabuğunda ağrı kesici bir molekülün bulunması, bir bitkinin içerisinde tedavi edici bir maddenin keşfedilmesi veya bir mineralin insan sağlığı üzerinde faydalı bir etkisinin gösterilmesi, o nesnenin bağımsız bir kudrete sahip olduğunu göstermez. Bilakis Allah-u Teâlâ'nın yarattığı âleme birtakım özellikler ve sebepler yerleştirdiğini gösterir.
Dolayısıyla mesele, “Bir taşın insana hiçbir şekilde faydası olamaz” demek değildir.
Bunun cevabını bilim araştırır.
Asıl mesele, o taşa kendinden kaynaklanan bağımsız ve metafizik bir kudret atfedip atfetmediğimizdir.
İslâm'ın çizdiği sınır burada son derece açıktır:
Sebebe başvururuz; fakat kudreti sebebe vermeyiz.
İlaç şifaya vesile olabilir; fakat ilacın içerisindeki etken maddeyi ve onun insan organizması üzerindeki tesirini yaratan Allah-u Teâlâ'dır. Bir bitki fayda sağlayabilir; o bitkiye bu özelliği veren de Allah-u Teâlâ'dır. Bir gün herhangi bir mineralin veya kristalin gerçek bir tedavi edici özelliği bilimsel olarak ortaya konulursa, onun bu özelliğinin yaratıcısı da yine Allah-u Teâlâ'dır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim'de Hz. İbrahim'in dilinden verilen ölçü son derece açıktır:
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.” (Şuarâ, 80)
Dolayısıyla İslâm'ın itirazı maddenin faydalı olabileceği düşüncesine değildir. İtiraz, yaratılmış bir nesneye bağımsız bir kudret atfedilmesinedir.
İnsan güzel olduğu için bir kristali takabilir, estetik değerinden hoşlanabilir veya hatırası olduğu için yanında taşıyabilir. Fakat ona uğur, bereket, kader değiştirme veya delille ortaya konulmamış metafizik bir şifa gücü yüklediğimiz anda artık başka bir alana geçmiş oluruz.
Belki de bütün meseleyi şu cümle özetliyor:
Taşta bir özellik bulunabilir, ilaçta bir tesir bulunabilir, tabiatta sayısız şifa vesilesi bulunabilir; fakat özelliği de tesiri de sebepleri de yaratan Allah-u Teâlâ'dır.
Sonraki bölümde “Evrene mesaj göndermek” konusuyla devam edeceğiz.