İçinde yaşadığımız çağ, sanal dünyanın bireylerin ve toplumların yaşam biçimlerini derinden etkilediği bir dönemdir. Dijital mecralar yalnızca iletişim alışkanlıklarımızı değil; düşünce yapımızı, tüketim anlayışımızı ve hatta hayatlarımızı yönlendiren güçlü araçlar hâline gelmiştir.
Kapitalizmin acımasız çarkları arasında yaşam mücadelesi veren insanlar, çoğu zaman seküler yaşam anlayışının sunduğu cazibelere kapılarak farkında olmadan tüketim düzeninin bir parçası hâline gelmektedir. Bu süreçte özellikle gençlerimiz, uyuşturucu ve sanal kumar gibi bağımlılıkların pençesine her geçen gün biraz daha sürüklenmektedir. Bunun sonucunda aileler dağılmakta, ocaklar sönmekte ve telafisi güç sosyal yaralar oluşmaktadır.
Bütün bunlar ülkenin en önemli meselelerinden biri olmasına rağmen siyaset kurumunun gündeminde çoğu zaman kısır tartışmaların ve karşılıklı çekişmelerin öne çıkması düşündürücüdür. Oysa bağımlılık, yalnızca bireyin değil; ailenin, toplumun ve devletin ortak sorunudur.
Uyuşturucu ve sanal kumar bağımlılığının yol açtığı dramlar, artık haber bültenlerinin sıradan başlıkları hâline gelmiştir. Bu acı olaylardan biri de geçtiğimiz günlerde Erzurum'da yaşandı.
Hapisten yeni çıktığı, ekonomik sıkıntılar yaşadığı ve uyuşturucu kullandığı iddia edilen genç bir insanın camide yaşamına son vermesi, toplum olarak üzerinde durmamız gereken ağır bir tabloyu gözler önüne serdi.
Hayatının baharında bir gencin, canına kıymak için bir camiyi tercih etmesi başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken sosyolojik ve manevi bir meseledir. Ne var ki olayın ardından çevrede en çok konuşulan konunun, "İntihar eden birinin cenaze namazı kılınır mı, kılınmaz mı?" tartışması olması da ayrıca düşündürücüdür.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Bir insanı, yaşamaktan vazgeçirecek noktaya getiren sebepler nelerdir?
İnsan, bütün umut kapıları kapandığında, kendisini hayata bağlayan hiçbir dal kalmadığını düşündüğünde böylesine ağır bir kararın eşiğine gelebilmektedir. Eğer çaresizlik içinde kıvranan bu genç insana uzanacak bir el olamadıysak, onu dinleyecek, anlayacak ve yeniden hayata bağlayacak bir ortam oluşturamadıysak, bunun sorumluluğunu yalnızca ona yükleyebilir miyiz?
Anlaşılan o ki bu genç, caminin yolunu bilen, Allah'a yönelme ihtiyacı hisseden biriydi. Son durağı olarak camiyi seçmesi, akşam namazını kıldıktan sonra yüksek sesle dua etmesi ve buna rağmen içinde bulunduğu ruh hâlinin fark edilememesi üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Son yıllarda çeşitli sebeplerle hayatın çıkmaz sokaklarına sürüklenip kurtuluşu intiharda arayan insanların sayısındaki artış, bireysel değil toplumsal bir alarm niteliği taşımaktadır. Uyuşturucu, sanal kumar, ekonomik sıkıntılar, yalnızlık ve umutsuzluk; adeta bir ahtapotun kolları gibi insanlarımızı sarmaktadır.
Bu yıl Erzurum'da 89 bin 665 hatim okunmuş olması elbette sevindiricidir. Ancak böylesine güçlü bir manevi iklimde bile bu tür acı olaylar yaşanabiliyorsa, çaresizlik içinde sessizce yardım bekleyen insanların çığlıklarını duyabiliyor muyuz sorusunu kendimize sormak zorundayız.
Toplum olarak belki de yeniden vicdan muhasebesi yapmanın, kendimizi sorgulamanın zamanı gelmiştir. Çünkü bazen bir insanın hayata tutunabilmesi için uzatılacak samimi bir el, söylenecek içten bir söz veya hissedilecek bir merhamet yeterli olabilir.
Bu vesileyle, camide yaşamına son veren gencimize Allah'tan rahmet, kederli ailesine sabır diliyorum. Benzer acıların bir daha yaşanmaması için de hepimizin üzerine düşen sorumluluğu yeniden hatırlaması gerektiğine inanıyorum.