‘Özlem duymak’ bizim belki de en insanî yanımız…
Çocukken bir an önce büyümek isterdik mesela. Çarçabuk hayata atılmayı dilerdik.
Bilmezdik yıllanmış hayatların yoğun muhtevasını; dolayısıyla bizimkine özlemek bile denemezdi belki ama yine de özlerdik işte büyümeyi. Özlediğimizi zannederdik ya da...
Tıpkı şimdi de çocukların bir an önce büyüyüp yarına erişmek istiyor oluşu gibi.
Sanki bütün kurallardan, masum kısıtlamalardan, ayağımıza bizi en çok sevenlerce takılmış “Çocuksun, bu yaşta bunu yapamazsın!” prangasından yaşımız ilerledikçe kurtulacakmışız gibi.
Öyle zannederdik.
Öyle olmadığını, çabuk öğrendik ama!
★★
‘Özlem duymak’ bizim en çocuksu yanımız…
Çocukken büyümeyi nasıl iştahla istiyor idiysek şimdi de hayatı çocukluğumuzdaki gibi algılayabilmeyi, saf mutlulukları yeniden yaşayabilmeyi istiyoruz. Hem de kabuk bağlamaz derin bir yaranın canımızı yakışı gibi, içimiz acıya acıya istiyoruz bunu.
İyileşmeyi düşleyen ölümcül hastalar gibi.
Her an, uyurken bile, delice bir özlemle çocukluğumuzu anımsıyoruz.
Özlüyoruz.
Aslında…
Acınacak durumdayız…
★★
‘Özlem duymak’ bizim en kararlı ve en dirençli yanımız…
Vazgeçilmez sandığımız çocukluk düşlerimizden uzaklaştıkça büyüdük; ama göğüs kafesimizdeki o küllenmez ateşi hiç söndürmedik.
Hayat karşısında ödün vere vere olgunlaştık belki; ama yine de yeni umutlar büyütmekten, geçmişi ya da başka şeyleri özlemekten alıkoymadı bizi hayat.
Tıpkı şimdi usul usul büyüyenler gibi.
Çocuklar ve gençler gibi.
Herkes ödün vere vere olgunlaşıyor. Böyle uzlaşılıyor hayatla ve toplumla...
Böyle olduğumuz için insanız.
‘İnsanın çektiğini taşa yüklesen çatlar!’ derler ya…
Belki de özlemler içimizi kavurduğu için hala sıcak ve dirençliyiz, çatlamıyoruz.
Çocukken dumanına bakıp türlü hayaller kurduğumuz kara trenler gibi…
Hep uzaklara…
Hep daha uzaklara ve daha kalabalıklara…
Hep daha derin yalnızlıklara yol alan hayatlarımız…
Geçmişi bu yüzden özlüyoruz.
Geleceği de bu yüzden hasretle bekliyoruz…
★★
Şehirler değişiyor.
Evlerimiz eskiyor.
Çocuklarımız büyüyüp bizden kopuyor. En büyük trajedi bu!
Yalnızlık, her gün biraz daha yükselen bir duvar gibi etrafımızı kuşatıyor.
Meydanlardaki ve pazar yerlerindeki tanıdık yüzler azalıyor.
Kahveler ve bahçeler, artık tanımadığımız yabancı yüzlerle doluyor.
Sokak, artık bizim o eski güzel sokağımız değil.
Yabancıyız sanki.
Kendimize bile yabancılaşıyoruz.
‘Ötekileştirdiğimiz’ şey de artık kendimizden başkası değil…
Ama mütevekkiliz, bizi bekleyen sona razıyız.
Akıbetimizi özlüyoruz.
Bilmiyoruz muhtevasını; dolayısıyla buna özlemek denmez, ‘merak ile istemek’ demek daha uygun düşer belki ama olsun…
Biz yine de içimizi yakıp kavuran bu duyguyu en çok ‘özlem’ ya da ‘hasret’ dediğimiz o yakıcı şeyle ifadelendiriyoruz ya da betimlemeye çalışıyoruz. Teşbihte hata olsa da…