Modern toplumun en büyük kırılması teknoloji değildir, ekonomi değildir, siyaset değildir; kalbin merkezinin yerinden oynamasıdır. İnsanı ayakta tutan iki temel ilke vardı: Allah’a mârifet ve O’na yakınlık bilinci. Bu bilinç yakîn ile güçlenir, havf ve recâ ile dengelenirdi. İnsan kendini mutlak görmez, hesaba çekileceğini bilir, rahmetten de ümidini kesmezdi. Bu iki duygunun Allah’a bağlı olması insanı hem sorumlu hem umutlu kılardı.
Modern çağ bu bağı zayıflattı. Allah fikri hayatın merkezinden çekilince insan kendi merkezine yerleşti. Fakat insan kendi başına merkez olmaya dayanamaz. Çünkü fânidir, eksiktir, kaygılıdır. Böyle olunca korku ve ümit yön değiştirdi. Allah’tan korkmak yerine statü kaybetmekten korkan bir insan tipi ortaya çıktı. Günah işlemekten değil, görünmez olmaktan ürken bir ruh hâli oluştu. Hesap gününden değil, piyasasını kaybetmekten endişe eden bir bilinç yerleşti.
Bu yeni korkular insanı özgürleştirmedi; daha kırılgan hâle getirdi. Çünkü dünya üzerinde tutunulan her şey kaybolabilir: gençlik, güzellik, para, güç, itibar. Özellikle beden üzerinden kurulan kimlik, yaşlanma karşısında panikler üretir. Estetik müdahaleler, genç görünme takıntısı, sürekli cazip kalma çabası; aslında ölüm korkusunun inkâr edilmiş biçimleridir. Kimse zamanı durduramaz, kimse ölümü iptal edemez; fakat modern insan bunu kabullenmek yerine görünümü düzeltmeye çalışır. Bu, derin bir iç huzur değil; sürekli bir performans kaygısı üretir.
Ümit de benzer şekilde dünyevîleştirildi. Müminin ümidi Allah’ın rahmeti, affı ve vaadidir. Modern insanın ümidi ise daha çok kazanmak, daha çok görünmek, daha çok tüketmektir. Bu umut gerçekleştiğinde tatmin kısa sürer; gerçekleşmediğinde ise çöküş başlar. Çünkü ümidin dayanağı fanidir. Böylece insan sürekli yeni bir hedef, yeni bir heyecan, yeni bir haz arar. Tatminsizlik kronikleşir.
Yakîn zayıflayınca yakınlık da zayıfladı. Allah’a yakınlık hissini kaybeden insan, insanî yakınlığı da sürdüremez oldu. Aile bağları zayıfladı; çünkü fedakârlık yerine bireysel tatmin ölçü oldu. Dostluklar menfaatle sınanmaya başladı. Yalnızlık büyüdü. Fakat insan yakınlığa muhtaçtır. Bu ihtiyaç gerçek bağlarla karşılanmayınca sahte yakınlıklarla doldurulur: sosyal medya kalabalıkları, geçici ilişkiler, alkol, uyuşturucu, kumar, haz merkezli hayat tarzı. Bunların hepsi bir boşluğu örtmeye çalışır; fakat örtülen şey kalbin merkez kaybıdır.
Modern toplum bireye “özgürsün” dedi; fakat onu tüketimin kölesi yaptı. “Kendin ol” dedi; fakat onu moda ve trendlerin esiri hâline getirdi. “Korkma” dedi; fakat onu işsizlik, yalnızlık, görünmezlik ve başarısızlık korkusuyla baş başa bıraktı. Allah korkusu azaldıkça dünya korkuları çoğaldı. İlâhî ümit zayıfladıkça dünyevî beklentiler ağırlaştı.
Oysa Allah’a yakınlık bilinci canlı olsaydı insan hem daha vakarlı hem daha huzurlu olurdu. Ölüm gerçeği panik değil anlam üretirdi. Rızık kaygısı kör hırsa dönüşmezdi. Başarı değerli olurdu ama mutlak olmazdı. İnsan kendini mutlak ölçü yapmaz, sınırlı olduğunu bilirdi. Bu bilinç psikolojik istikrar üretirdi; toplumsal güveni güçlendirirdi.
Modern insanın krizi aslında imanî bir kriz olmanın ötesinde varoluşsal bir krizdir. Merkezini kaybeden kalp, her şeye tutunur ama hiçbirinde sükûn bulamaz. Yakînin zayıflaması şüpheyi büyütür; şüphe büyüyünce bağlar gevşer; bağlar gevşeyince insan yalnızlaşır; yalnızlaşınca kaçışlar çoğalır. Bu zincir bugün hem bireysel depresyonlarda hem toplumsal çözülmede açıkça görülmektedir.
Çözüm nostaljik bir geçmişe dönüş değil; korku ve ümit duygularını yeniden Allah eksenine yerleştirmektir. İnsan Allah’tan korktuğunda zulmü azaltır; Allah’tan ümit ettiğinde ye’se düşmez. Yakîn arttığında dünya elinde olur ama kalbinde olmaz. İşte o zaman modern insanın kaybettiği iç denge yeniden kurulabilir. Dünya cennet olmaz; fakat insan daha az savrulur, daha az hırslanır, daha az kırılır. Kalp merkezini bulduğunda toplum da istikametini bulur.