İrade, Cenâb-ı Hakk’ın insana bahşettiği en yüce emanetlerden biridir.
İrade, sadece seçmek değildir; seçtiğinin arkasında durmak, tercih ettiğinin gereğini yapmak ve o tercihin sorumluluğunu yüklenmektir.
Lügatte “kast etmek”, “yönelmek” anlamına gelen irade, hakikatte insanın kalbinin bir hedefe bağlanmasıdır. Bu yüzden bir fiilin Allah için tâat olabilmesi, o fiilin bilinçli bir yönelişle yapılmasına bağlıdır. Gaflet hâlinde yapılan bir iş, şeklen doğru olsa bile irade taşımadığı için itaat sayılmaz. İslam’ın iradeden anladığı budur: bilinçli yöneliş, kast ve sorumluluk.
Kur’an, geleneğinde “mürîd” ve “murâd” ayrımı bu hakikati
derinleştirir. Mürîd, isteyen, arayan, gayret eden kimsedir; murâd ise irade edilendir, seçilendir, yönelinendir. Mürîd çaba gösterir, mücâhede
eder, yokuşu tırmanır; murâd ise o çabanın hedefidir. Mürîdin önünde “akabe” yanı sarp bir yokuş vardır; bu yokuş, ihtiyarın sonu ve kaderin tasarruflarına rıza gösterebilme noktasına ulaşmaktır. İslam’ın irade
anlayışı, insanın nefsine rağmen Hakk’a yönelmesini, zorluğa rağmen doğruyu seçmesini, arzulara rağmen emre sarılmasını gerektirir. İrade burada bir özgürlük gösterisi değil, bir kulluk disiplinidir.
İslam’da irade, Allah'ın isim ve sıfatlarına raci bir bilinçle işler.
Mümin, farkında olarak yada olmayarak hayatında Allah’ı merkeze
koyar; tercihini O’nun rızasına göre yapmaya çalışır. İyiliği görmek şükrü doğurur; kudreti görmek korku ve inâbeyi, yani dönüşü doğurur;
mahlûkatın zaafını görmek onlara aşırı güveni terk etmeyi getirir. İrade, bu bakışla şekillendiğinde insanın yönü bellidir: tüketim değil takva, gösteriş değil ihlas, çıkar değil adalet.
Modern toplum ise insanın iradesini köreltmenin daha ince yollarını buldu. Bugün insana “özgürsün” deniyor; fakat bu özgürlük tüketim alanlarıyla sınırlanmış bir özgürlük. Seçebilirsin; ama neyi? Hangi markayı, hangi eğlenceyi, hangi ekranı, hangi alışveriş merkezini
seçeceğini. Seçim hakkı var; fakat yön tayin etme hakkı yok. İrade artık tüketim toplumuna iliştirilmiş bir tercih mekanizması hâline geldi.
AVM’yi seçebilirsin, eğlenceyi seçebilirsin, tutkuyu seçebilirsin; ama yardımlaşmayı, dayanışmayı, infakı, adaleti merkeze alan bir irade gösterdiğinde bu çoğu zaman “aşırı”, “romantik” ya da “işlevsiz” görülür.
Modern kültür, manevî iradeyi makbul saymaz; çünkü o irade piyasaya değil hakikate yönelir.
İslam’ın irade anlayışı ile modern insanın irade pratiği arasındaki en büyük fark buradadır: İslam iradeyi Hakk’a bağlar, modern dünya arzulara bağlar. İslam’da irade, nefsin isteklerini budamak, arzuları kesmek, Mevlâ’nın marifetine sarılmak için bir mücâhede aracıdır.
Modern dünyada ise irade, arzuların tatmini için kullanılan bir araçtır.
İslam’da irade, “yakınlığı uzaklaştıracak şeylerden kaçınmak”,
“rızıklardan kaçırılan şeylere üzülmemek”, “kendini ve dünyayı unutarak hakikate yönelmek”tir. Modern dünyada irade, kaçırılan fırsatlara üzülmek, daha fazlasını istemek ve dünyayı merkeze almak şeklinde
tezahür eder.
İslam’ın murîd anlayışında insan, iyiliği seçer, külfeti üstlenir,
isabeti Allah’tan bekler. Modern insan ise külfeti erteler, isabeti hemen
ister. Mürîd külfeti öne alır, rahatlığı sona bırakır; modern insan rahatlığı
öne alır, bedel ödemeyi mümkün olduğunca geciktirir. Bu yüzden bugün
irade zayıflığı sadece ahlâkî bir mesele değil; ontolojik bir kayıptır. İnsan,
Allah’ın beklediği iradeyi gösterme melekesini yitirmeye başladı. Çünkü
irade, sadece “tercih” değil; “tercihin yükünü taşıma”dır. Modern kültür
yük taşımayı değil, yükten kaçmayı öğretir.
Oysa İslam’da irade, kul ile Allah arasındaki canlı bağdır. İrade
olmadan ibadet yoktur; kast olmadan itaat yoktur; yöneliş olmadan
marifet yoktur. “Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere elbette yollarımızı
gösteririz” vaadi, iradeyi merkeze alır. Buna karşılık “Onları seçtik ve doğru yola ilettik” beyanı, murâd olmanın lütfünü gösterir. Yani insan
önce irade gösterir, sonra ilâhî inayet devreye girer. Modern insan ise
inayeti değil, algoritmayı; hidayeti değil, trendi; iradeyi değil, alışkanlığı
takip eder hâle gelmiştir.
Bugün asıl mesele, insanın irade kasının zayıflamasıdır. Sürekli
uyarılan, sürekli yönlendirilen, sürekli tüketmeye teşvik edilen bir zihnin
bağımsız ve manevî bir irade ortaya koyması zorlaşmıştır. İnsan, nefsini
aşan bir tercihte bulunmakta zorlanır. Çünkü ona her gün “iste”, “tüket”,
“deneyimle”, “kaçırma” denmektedir. İslam ise ona “kes”, “sabret”,
“yönel”, “tercih et ve arkasında dur” demektedir.
İrade Allah’ın insana verdiği en büyük değerlerden biridir; fakat bu
değer, neye yöneltildiğiyle anlam kazanır. Eğer irade, yalnızca arzuların
hizmetinde kullanılırsa insanı aşağı çeker; eğer Allah’ın rızasına yönelirse
insanı yüceltir. Modern insanın krizi, irade eksikliği değil; iradenin yön
kaybıdır. Bu yön kaybı giderilmedikçe, özgürlük söylemi artacak; fakat
hakiki özgürlük azalacaktır. Çünkü gerçek özgürlük, nefsin her istediğini
yapmak değil; nefsin her istediğini yapmama kudretine sahip olmaktır.
İslam’ın irade anlayışı insana şunu öğretir: Seç, ama Hakk’ı seç. İste,
ama O’nu iste. Yönel, ama O’na yönel. Külfeti üstlen, ama isabeti O’ndan
bekle. İşte bu irade, insanı mürîd olmaktan murâd olmaya taşır; tüketim
toplumunun pasif öznesi olmaktan çıkarır ve Allah’ın rızasını hedefleyen
bilinçli bir kul hâline getirir.