Eylül’e gelince bir sonbahar daha karşımıza çıktı!
Şaşırdık mı?
İlk ağızda “Yok daha neler, neden şaşıralım?” dendiğine bakmayın.
Şaşırdık!
Belki günün hayhuyundan, etrafımızı kale duvarı gibi sarmalamış kıyl-ü kalden toparlayamayıp kendimizi anlayamadık.
Daha doğrusu anlamlandıramadık karşımıza çıkanın heybetini.
Sonbahar ya da son dem.
Sonrası kış!
Palandöken eteklerini nakış nakış süsleyen beyazlığa bakıp harika diyebiliriz.
Ömrün finaline yorup, hırıltılı bir nefes eşliğinde derin bir “Ahh!” çekebiliriz de.
O bizim yaşayışımızın kaç okkaya denk düştüğüyle alakalı.
Yine de elbette güzel tarafından bakmak gerekir kış öncesi son soluklanmamıza.
Yeniden bir muhasebe yapmalı…
Eksikleri görmeli…
Sadece doğal gaz, soğan patates derdine denk tutmamalı sonbaharın ihtiyaçlar listesini.
Biraz kitaplara bakmalı…
Biraz kalp kitabımızdan okumalı…
Dünya fani belki son sonbahara girişimiz deyip yeniden bir daha etrafımıza göz atmalıyız.
Kısacası zahirde mevsimin hakikatte Sahibinin silkelediği ağaçlar gibi bizi de silkelemeden Sahibimiz bir çeki düzen vermeliyiz kendimize.
Bizi silkelediğinde ne düşer diye; kışa girmeden, vakit geçmeden, imkan bitmeden bir kontrol etmeliyiz.
Yoksa neden ola ki, kıştan önce bu sonbaharın mevcudiyeti?