Kurban Bayramı yaklaşıyor…
Sokaklarda telaş, pazarlarda hareket, evlerde hazırlık her geçen gün artıyor.
Ama İslam coğrafyalarında bayramın adı var, kendisi yok. Çünkü o coğrafyalarda bayram, kurban keserek değil maalesef kurban olarak yaşanıyor.
Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Ortadoğu’da…
Acının adresi çoğu zaman değişmiyor. Bombaların gölgesinde büyüyen çocuklar, evlatlarını toprağa veren anneler, yıkıntılar arasında hayata tutunmaya çalışan insanlar…
Yıllardır bayram onların kapısını çalmıyor.
Neden hep aynı coğrafya?
Neden hep aynı insanlar?
Neden bedel ödeyenler yalnızca Müslümanlar?
Neden bir rahibeye tekme atan Yahudi manyağı hemen gözaltına alınıyor da, Müslümanların kanını emenlere bir şey olmuyor?
Elbette mesele sadece din değil. Güç dengeleri, çıkar hesapları, küresel politikalar…
Hepsi bu tablonun bir parçası. Ama sonuç değişmiyor, ölen yine masumlar, akan yine gözyaşı.
En acı olanı ise bu manzaraya alışıyor olmamız.
Bir çocuk ölünce içimiz sızlıyor, ama ertesi gün hayat kaldığı yerden devam ediyor. Ekranlar kapanıyor, haberler değişiyor, acı unutuluyor. Oysa orada zaman donuyor, bir annenin feryadı yıllarca dinmiyor.
“Küfür tek millettir” diyerek öfkemizi haykırmak kolay. Zor olan, bu acıyı gerçekten anlamak ve ona karşı ne yapabileceğimizi en azından düşünmek. Çünkü mesele sadece suçlamak değil, vicdanı diri tutabilmek.
Kurban Bayramı’nın anlamı paylaşmaksa, bugün en çok paylaşmamız gereken şey vicdanımızdır.
Soframızdaki lokmayı bölmek kadar, kalbimizi de bölüşebilmek… Uzak coğrafyalardaki bir çocuğun acısını hissedebilmek…
Belki o zaman bayram, gerçekten bayram olur.