Hayvanların yaşam hakları her dönem insanların düşünce dünyalarını meşgul etmiştir. Toplumların yerleşik hayata geçmeleri, tarımı keşfetmeleri ile olmuştur. İlk başta hayvanları avlayarak yaşamını sürdüren insanoğlu, tarıma geçtikten sonra hayvanların gücünden faydalanmaya başlamıştır.
İnsanların tarım üzerinden medenileştiği düşüncesi vardır. Fakat hayvanları evcilleştiren, onların etinden, sütünden yararlanın ve hatta onları taşımacılıkta kullanan konargöçer toplumlar da tarıma bağlı yaşayan insanlar kadar geleceklerini garanti altına almış, onlar da yarın kaygısı yaşamadan medeniyetin temellerini atmıştır.
Aynı ekolojik çevrede yaşayan insanlarla hayvanlar arasındaki rekabet daima var olmuştur. İnsanlar, evcilleştirebildikleri hayvanları her alanda sömürdükten sonra en sonunda, evcilleştiremedikleri hayvanları en başta öldürmüş, bunu da akıllarının olmasına bağlamıştır. Birçok filozof da bu konuda benzer düşünce içerisine girmiştir.
Descartes hayvanların acıyı ve hazzı hissetmedikleri için onların ruhunun olmadığını, ruhları olmadığı için bilinçlerinin de olmadığını ileri sürmüş ve bu nedenle insanların onları kullanma hakkının olduğunu dile getirmiştir.
Hayvan hakları konusunda Descartes ile hemen hemen aynı fikre sahip olan Alman filozof Kant da hayvanların aklı olmadığı için insanların onları istediği gibi kullanma hakkına sahip olduğunu iddia etmiştir.
Tarih boyunca tüm medeniyetler insanı en yüce bir varlık olarak görmüş bu nedenle hayvanlara merhametle, sevgiyle, acıma duygusu ile yaklaşılması gerektiğini dile getirmişlerdir. Bu tarz yaklaşımlara tarih boyunca “insan merkezci” yaklaşım denilmiştir.
İnsan merkezci anlayışa karşı çıkan bazı gruplar, insanların hayvanlara sosyo-ekonomik ihtiyaçları karşılayan, tüketilmesini (dolayısı ile öldürülmesini) meşru gören bu anlayışla yaklaşılmasına şiddetle karşı çıkmışlardır.
Hayvanlara farklı, kötü davranmanın tür/ cinsiyet, ırk ayrımı gibi bir düşüncenin ürünü olduğunu ileri süren bu gruplar, insanların aklı ön plana çıkararak hayvanlara üstünlük kurmalarının bir anlamı olmadığını, hayvanların “acı çekme” noktasında insanlar ile eşit olduğunu dile getirmişlerdir.
1978 yılında yayımlanan “İnsan Hakları Bildirgesi” ile insan ve hayvanın düşünebilme (akıl sahibi olma) yönlerinin değil, “acı çekiyor olma” yönlerinin temel alınması gerektiğini, çünkü acı çekmede hayvanlarla insanların eşit olduğunu dile getirmişledir.
Bu düşünceden hareketle dünyada vatandaşlık tanımları da değişmeye, “etik vatandaşlık”, “ekolojik vatandaşlık” gibi tanımlar literatüre girmeye başlamıştır.
Toplumsal, ahlaklı, ekosistemi korumaya çalışan, hayvanlara karşı duyarlı, merhametli, acıma duygusu gelişmiş bireylere “etik vatandaş” tanımı yapılmıştır.
Bazı gruplar, ekolojik vatandaş sıfatı ile insanların doğayı korumalarının, çevre sorunları ile ilgilenmelerinin, canlılarla barışık bir yaşam sürmelerinin onları “ekolojik vatandaşlık” sınıfına soktuğunu, ekolojik vatandaşlığın hayvan haklarına ve onlarla birlikte yaşama arzusuna önem veren bir anlayış olduğunu dile getirmiştir.
Yüzyıldır doğal seleksiyon fikri ile hareket eden ve güçlülerin her zaman ayakta kaldığını savunan Batılılar, bazı hayvanları korumaya alır gibi görünmelerine rağmen ellerine fırsat geçtiğinde kendi çıkarları için hayvan türlerinin DNA’sını bile bozdukları bilinmektedir.
Chomsky, “Medyayı Dizginlemek” adlı kitabında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam’ı işgali sırasında Vietnam’da 9 bin köyü ya tamamen ya da kısmen ortadan kaldırdığını, 10 milyon hektar tarım arazisini, 5 milyon hektar orman alanını mahvettiğini, üç ile dört milyon arasında insanı öldürdüğünü, milyonlarca hayvanı telef ettiğini yazmaktadır.
Batı’da hayvanlara karşı gösterilen merhamet, insan merkezli bir anlayışın, yani üstün olma ürünün eseridir. Hayvanları bir can olarak görmek üst bir ahlaki seviye gerektirmektedir. Fakat bu bireysel bir yaklaşımdır, devletlerin hukuku her zaman şartlara göre farklı işlemekte, Hiroşima, Nagazaki, Gazze’de olduğu gibi bir bomba ile milyonlarca canlının yaşam hakkı bir anda ellerinden alınmaktadır.
Besin zincirinin en üst halkasında bulunan ve yaşamını diğer canlıları yemeye bağlı gören insanoğlunun hayvan haklarını savunuyor olması sembolik bir anlam içermektedir.
İnsanın “insancıl” anlayışı geniş manada büyük bir tehlike barındırmaktadır.