“İnsan kınadığını yaşamadan ölmezmiş” diye halk arasında atasözü seviyesine yükselmiş bir tabir vardır. Biraz da mistik bir anlam yüklenerek söylenilen, zamanla halk arasında büyük bir kabul gören bu söz, insana başkasını bir durum nedeni ile kınamamasını, ayıplamamasını, kınadığı durumu yaşamadan ölmeyeceğini hatırlatır.
Abdülhak Hamit Tarhan “Avam muaheze, havas beyân-ı mülahaza eder” diyerek cahil halkın dedikodu, kınama, ayıplama yaptığını, eğitim seviyesi yüksek kişilerin ise bilgiden hareketle fikirlerini ifade ettiklerini belirtmiştir.
Kişinin ayıpladığını yaşamadan ölmemesinin sırrı “değişim” dediğimiz hadiseden kaynaklanmaktadır. İnsan daima, etkileşim, değişim, dönüşüm içindedir. Dünyada mezarlıklar, taş duvarlar genelde sabit kalan varlıklardır. Onlar da zaman sonra restorasyondan geçmektedir.
İnsanlar daima hareket hâlinde oldukları için fikirleri de değişmektedir. Bugün anormal görünen bir durum, değişim dönüşüm nedeni ile zamanla normalleşmektedir. Bu da insanların önceki fikirleri ile çelişmelerine neden olmaktadır.
Bundan yüz elli yıl önce sakalı olmayanlar devlette memurluk yapamazken günümüzde sakalı olmayan kişiler imam veya müezzin olabilmektedir.
İnsanın kendisine ihanet etmesi, diye bir anlayış vardır. Kişiler zamanla kendi kendilerine ihanet eder duruma gelirler. Yani önceki düşünceleri ile çelişkiye düşerler. Bu çelişki onların ilerlediğinin, geliştiğinin, değiştiğinin işareti olmaktadır. Bu düşüncede yanlış bir durum bulunmamaktadır. İnsan olmanın gereğini yaşamışlardır.
İnsanlar değişirken, gelişirken maalesef aynı zamanda kırıcı olmaktalar. Hatta bazıları cennet, cehennem, din ve iman kavramları ile insanları yargılamaktadır. Samimiyet, tutuculuk ve cehalet kişileri bazen çok büyük bataklığa sürükleyebilmektedir.
İnsanın gelişmesi, değişmesi aynı zamanda onun incelmesi, nazikleşmesi, şekillenmesi demektir. Bir mermeri, bir sanatçının çekiç ile şekillendirilmesi gibi kişiler de aldıkları eğitim, yaşamış oldukları çevre nedeni ile belirli yönlerden daha anlamlı şekle dönüşürler. Bu onların yeni bir hâle geçtiklerinin, kabalıklardan sıyrıldıklarının işareti olmaktadır. Medeni olma hâli de başlı başına insanın incelme sürecidir.
Ayrıca hayat, bazı önemli konularda sınanmış kişilerle sınanmamış kişilerin mücadelesine dönüşmüştür. Daha önceleri bazı konularda sınanmamış ve gerçek karakteri ortaya çıkmamış kişiler, sınanmış kişileri eleştirerek ağır ithamlarda bulunabilmektedirler. Bu kişiler benzer olay ile karşılaştıklarında bu sınavı başarı ile geçememekteler. Bu da başkalarının onları daha ağır bir şekilde eleştirmesine neden olmaktadır.
Herkes Piçhaneye
Besim Ömer 1892 yılında Osmanlı’da ilk doğum kliniği açan doktorumuzdur. Besim Ömer, Osmanlı’da ebeliğin çenesi düşük, bilgisiz yaşlı kadınların tekelinde olduğunu ve doğum yapan bazı kadınların zor durumda kaldığını ve yanlış uygulamalar neticesinde doğum yapan bazı kadınların bebeklerini, kendi hayatlarını kaybettiğini dile getirmektedir.
Avrupa’da eğitim alan ve Avrupa devletlerinin bu konuda yapmış olduğu ilerlemeye şahit olan Besim Ömer, II. Abdulhamit’in onayı ile Mektep-i Tıbbiye-i Şahane’nin bahçesinin bir köşesinde “viladethane” (doğum kliniği, doğum evi) kurar.
Burada ebelere eğitim vermeyi, kadınların sağlıklı doğum yapması amaçlanmaktadır.
O dönemlerde kadınların evde doğum yapmasına alışmış olan halk, kadınların hastanede doğum yapmasını istememiş, bu uygulamaya karşı çıkmış ve “viladethane”ye “piçhane” demeye başlamıştır.
O dönemlerde bazılarının bilinçsizce karşı çıktığı bu viladethaneler ihtiyaca binaen zamanla İstanbul’da hızla yayılmaya başlamış, bu hastaneleri “piçhane” diye tanımlayanlar, zamanla kızlarının, torunlarının burada doğum yaptığına şahit olmuşlardır.
Değişim ve dönüşüme karşı çıkan ve her şeyi kınamaya alışan, hayatı dedikodu boyutunda yaşayanlar, eleştirdikleri birçok konu ile yüzleştiklerinde kendileri de kınadıklarını yapmak durumunda kalmıştır. Utanmak bazen işe bile yaramamaktadır.