Osmanlı döneminde görevli bir memur usulsüzlük yaptığında onun tüm mal varlığına el konulmasına ve görevinden uzaklaştırılmasına “müsadere” usulü denilmekteydi. Aynı zamanda devlete isyan eden kişilerin de mal varlıkları müsadere edilmekteydi. Bu uygulama II. Mahmut döneminde kadar sıklıkla devam etmiş, II. Mahmut ile birlikte hafifletilmiş, Tanzimat ile birlikte insanların can ve mal güvenlikleri emniyete alınmıştır.
Caydırıcılığı bakımından İlk başlarda müsadere usulü kabul edilebilir bir durum olmasına rağmen bu uygulama zamanla çok büyük mağduriyetler oluşturmuş, bir kişinin yapmış olduğu küçük bir hata nedeni ile daha önceden kazanılmış tüm helal mallara el konulması ailelerde çok büyük yıkımlar oluşmuştur.
Müsadere sistemi büyük bir risk teşkil etmekteydi. Zengin, kültürlü aileler, bir kişinin yapabileceği bir hatadan dolayı ailenin tüm mal varlığına el konulmasını istememiş, bu nedenle çocuklarının devlet kademesinde görev almasına karşı çıkmışlardır. Bu da beraberinde o “kâht-ı rical” denilen devlet hizmetinde görev alacak kaliteli, kendini yetiştirmiş insanların kıtlığına sebep olmuştur.
Demokratik düzene geçiş Batı’da ilk başlarda düalist bir yapı oluşturmuştur. Tanrının kudretini taşıyan Papa’nın kılıcı ile halkın gücünün temsilcisi olan kralın kılıcı otorite çatışmasına girmiş, güç krala doğru yöneldikçe kral da otoritesini artırmak için manevi kimlik takınmaya başlamıştır.
Böylece Batı’nın siyasal düşünce sistemi de iki kılıç üzerinden şekillinmiş, bu iki kılıcın birisi kiliseyi, diğeri ise krallığı temsil etmiş, kralın kılıcı güçlendikçe laisizmin temelleri atılmış, İlahi yasalar devlet yönetiminde geçerliğini kaybetmeye başlamıştır.
İngiliz düşünür Locke, insanların Tanrısal yasa ile sevap ve günah, yurttaşlık yasası ile suç ve ceza, düşünce yasası ile ahlaki duyarlık, iyilik ve kötülük eylemlerini oluştuğunu belirtmiştir.
Laisizmle birlikte Tanrısal yasa yerine, suç ve cezanın hakim olduğu yurttaşlık anlayışı ülkelerde geçerli olmaya başlamıştır. Türkiye demokrasiye geçiş ile birlikte iktidara sahip olan kişiler düalist bir yaklaşım takınmaya çalışırken ortaya dinin, ahlakın, yasaların birbiri içine girdiği garip bir durum ortaya çıkmıştır.
Cumhuriyetle birlikte devleti yönetme hakkı vatandaşlara geçince herkesin hayalindeki kraliyet ruhu depreşmeye başlamış; siyaset, liyakate bakmaksızın herkese açık hâle gelmiştir. İnsanlar iktidara sahip olmak için, tanrı, yurttaşlık ve ahlaki yasaların hepsinin kendilerinde bulunduğu izlenimini vermeye çalışmış, bu şartlarda, din, hukuk, ahlak birbiri içine girerek üçü de kan kaybeder olmuştur.
Demokrasinin getirmiş olduğu bu yeni ortamda herkes siyasete girmeye, siyaseti konuşmaya başlamış, Osmanlı Devleti’nde “müsadere” usulünün sebep olduğu “kâht-ı rical” ortamı, demokratik yapı ile birlikte bir anda milyonlarca siyasete heveslisi kişilerin bulunduğu alana dönüşmüştür. Osmanlı’da azlıktan oluşan kâht-i rical, demokrasilerde çokluktan oluşmaya başlamıştır.
Bir alanda kendisini geliştirip rüştünü ispat edememiş binlerce kişi, her türlü yolu deneyerek parti teşkilatlarına girmiş, oradan güç devşirip kendilerini toplum içinde otorite olarak görmüş, toplumun düzenine müdahil olmuşlardır.
Parti üzerinden kendisine yer edinemeyen biraz de eğitimli kişiler, sivil toplum kuruluşlarını kullanarak siyaset yapmaya, bu kuruluş üzerinden kendi bireysel egolarını ön plana çıkarmaya başladılar. Bunlar bazen üstü kapalı, bazen açık bir şekilde siyasete müdahil olarak kendilerini pazarlamaya, kendi şahsi emellerini sivil toplum kuruluşları üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar. Önceleri her şey Allah için yapılırken, artık her şey siyasi gelecek için planlanmaktadır.
Herkesin siyasetçi olduğu ortamda siyaset millet için değil çıkar için yapılır oldu. Devlette yolsuzluklar, adam kayırmalar arttı. Hırsızlık genelleşti, az çalanlar çok çalanları kıskandığı için onlara kızmaya, kendisine kızılan kişi de “en masunumuz beni taşlasın” diyerek onları tehdit etmeye başladı.
Bir toplumda hukuk işlemiyorsa, dinin etki alanı zayıfsa o toplumda düzenin korunması zor olmaktadır. O toplumu, din frenlemediği, yasa korkutmadığı, ahlak da işlemediği için, fırsatçılık, dolandırıcılık, kuralsızlık, çıkarcılık alıp başını gitmektedir. O toplumda sadece siyaset ve siyasetçiler değil çürüme her kademede kendini göstermektedir. En küçük beldede bile görev yapanlar her türlü fırsatı kendi çıkarları için kullanmaktan geri durmamaktadır.
Bu ortam, “müsadere” sisteminin getirmiş olduğu kâht-i rical, demokrasinin getirmiş olduğu adam bolluğundan daha ahlaklı ve faydalı olduğu kanaatini oluşturmaktadır.