Türk tarihinin en önemli âlimlerinden birisi de Kemalpaşazâde’dir. Kendisi 1468 yılında doğmuş, 1534 yılında vefat etmiştir. Kemalpaşazâde, dördü Farsça, 13’ü Arapça 10’u Türkçe olmak üzere otuza yakın eser ortaya koymuştur. II. Beyazıt, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni dönemlerini anlattığı “Tevarih’i Al-i Osman” adlı eseri Osmanlı’yı anlatan en önemli eserler arasındadır.
Çocukluğunda sağlam bir eğitim almış olmasına rağmen askerliğe intisap eden ve daha sonra askerlikten ayrılarak ilme yönelmesinde yaşamış olduğu bir olay etkili olmuştur: O olay şöyledir:
Sultan Beyazıt ile birlikte olduğu bir sefer esnasında Halil Paşa ve dönemin ünlü komutanı Ahmet Bin Evranos Paşa’nın bulunduğu bir meclise kötü görünümlü, üstü başı eski olan bir âlim gelerek meclisin üst tarafına oturduğunu görür. Yanındaki arkadaşlarına böyle bir komutanın önüne geçerek oturan kişinin kim olduğunu sorduğunda, kendisine bu kişinin Molla Lütfi adıyla tanınan ve Filibe medresesinde müderris olarak bulanan âlim bir zat olduğunu söylerler. Maaşını sorduğunda “Otuz dirhem” cevabını verirler. Bu kadar az para alan kişi nasıl olur da komutanın önünde geçip oturur dediğinde, “ulama ilmi için tazim görür, aksi bir duruma zaten ne komutan ne de vezir razı olur”, cevabını verirler. Bu olayı yaşayan Kemalpaşazâde: Kendi kendime düşündüm ve anladım ki ben askerlikte bu komutanın eriştiği dereceye erişemem ama ilimle meşgul olursam şu âlimin derecesine erişmem mümkün olur. Bunun üzerine artık “ilm-i şerif” ile meşgul olmaya başladım der.
Yıllar sonra Şeyhülislam olan Kemalpaşazâde, Kanuni Sultan Süleyman zamanında bir hadise yaşar. Kanunu Sultan Süleyman’ın sağında oturan vezir-i azam İbrahim Paşa, Şeyhülislam Kemalpaşazâde meclise girdiğinde ayağa kalkarak biz makam-ı hizmette oluruz, diyerek yerini ona vermiştir.
Ali Yekta Saraç “Şeyhülislâm Kemal Paşazâde” adlı eserinde bu olay için ihtilaflı görüşlerin olduğunu belirtmiş olsa bile o dönem insanının ilme bakış açısını yansıtması açısından önemli bir anekdottur.
Osmanlı’nın yükseliş döneminde ilim ve âlimler büyük bir itibara sahipti. Âlimlerin itibarı ve sözlerinin geçerliği gençleri okumaya ve onlarda ilme karşı aşk oluşmasına neden olmaktaydı. Daha sonraki yıllar âlimlerin kendilerinden beklenilmeyen bazı hareketler yapmasıyla ilim de ilim adamları da büyük bir itibar kaybı yaşamaya başladı.
Osmanlı’da çöküş, en net medreselerde, ulemalar arasında görülmüş, mevalızâde denilen, hocalığın babadan oğula geçme sistemi ülkenin tüm alanlarını temelinden sarsmış, bu sistemdeki bozukluklar her alana yansımıştır.
Osmanlı döneminin büyük tarihçilerinden Ahmet Refik‘in “Osmanlı’da Hoca Nüfuzu” adlı kitabında belirttiği gibi o dönemde menfaat hırsı, arpalık sevdası her hocanın kalbinde yer etmiş, Osmanoğulları şiddetten, adaletsizlikten vaz geçirmeye çalışan mücadeleci âlimler silsilesine son verilmiş, ikiyüzlülük, el etek öpme, rüşvet, irtikâp, müzevirlik (söz getirip götürme) gibi durumlar, hocaların çoğunlukla başvurdukları davranışlar olmuştur.
Nâbî 1701 yılında yazmış olduğu “Hayriyye-i Nâbî”adlı eserinde hocalık mesleğinin her meslekten yüce bir meslek olduğunu dile getirirken, Nabi’den doksan yıl sonra 1791 yılında Lütfiyye adlı mesneviyi yazan Sümbülzâde Vehbi, hocaların çoğalarak değer kaybettiğini, onların sadakaya muhtaç olduğunu, dilenciler gibi geçici bir gölge kadar ikbal sahibi olduklarını, birçoğunun evini besleyemediğini, bütün işlerini veresiye üzerine kurduklarını, işe yaramaz kuru giyim kuşamla, gösterişle aslı olmayan boş bir debdebe içinde olduklarını, borca girmezlerse aç kalacaklarını beyan ederek oğlundan hoca olmaya meyletmemesini ister.
Kapitalist sistemin tüm alanlara hakim olduğu, her şeyin maddiyata tekabül ettiği, dinin temsil edildiği devletin resmî kurumların bile paralarını fona yatırıldığı bir ortamda Kemalpaşazade’yi peşinden koşturan “ilm-i şerifin” çok büyük değer kaybettiği görülmektedir.