Baskı uygulamadan, akıl yolu ile birisine bir eylemi kabul ettirmeye ikna denilmektedir. İkna olmadan inanma olmaz. İnanmak, inanan ve inanılanın kendisi ile alakalı bir durumdur. İnsanın birisine veya bir şeye inanması için önce ikna olması gerekir. İkna ise iddiası olanla ilgili bir durumdur. İddia sahibi karşı tarafı önce ikna etmeli sonra da onu inandırmalıdır.
Bazı durumlarda ikna olmak, bazı durumlarda da inanmak yeterli olur. Herkesin ikna olma, inanma süreci bir olmaz. Bir kişinin karşı tarafa inanması karşı taraf ile kurabileceği aklî ve duygusal bağla ilgili bir durumdur. Bu nedenle ikna sürecinde olan tarafın vasfı, kişiliği, kaynağının doğruluğu, mesajın içeriği, mesajın veriliş biçimi, alıcının buna hazır olması ikna olma, inanma sürecinde etkili olur.
İkna geçici, inanma ise kalıcı bir durumdur. Bu nedenle önce ikna olma, sonra inanma süreci işler. Bazı ilişkiler ikna, bazıları ise inanma üzerinden devam eder.
İnanma üzerine kurulan evlilikler daha sağlamdır. Bu nedenle evlenen kişilerin birbirlerine inanması, güvenmesi esastır. İknada şüphe potansiyeli vardır, inanmada şüphe olmaz. İnananlar arasında sen ben duygusu yerine, biz olma, birlikte olma duygusu hakim olur.
Birbirine inanmış kişiler daha fazla rahat eder, huzuru erken yakalar, eylemlerinde kötü niyet aramaz, sorgulama yapmazlar. Reddettiklerine oranla kabulleri fazla olduğu için tek tipleşmeleri daha kolay olur.
Bir kişi bir yerden alış veriş yaptığı zaman aldığı nesne üzerinde ikna olmuşluğu ortaya çıkar. Eğer bir kişi belirli markalara takıntı yapmışsa burada ikna olmuşluk değil inanmışlık devreye girer. İkna kişiyi özgür kılsa da inanmada karşı tarafa esir olma durumu vardır. İnanılan durum, inananı esir alır. Marka takıntısı olanlar, markanın kölesi olma tehlikesini yaşarlar. Bu nedenle markalar için imaj çok önemlidir. Marka sahipleri küçük veya büyük bir hatayı hemen kabul ederek müşteri lehine karar vermekten çekinmezler. Zira kendilerine inanmış müşterileri kaybetmenin bedelinin ikna oluşmuşları kaybetmenin bedelinden daha fazla olduğunu bilirler.
İnanmak hakikat duygusunu oluşturduğu için hakikatin sorgulanması olmaz. Türkçede güvenmek anlamına gelen inanç kelimesinin “ina(n) mak”, kökünden hareketle “sığınak” anlamı bulunmaktadır ki insanlar da inandıkları kişilerin hareketlerine, tavırlarına ve düşüncelerine güvenir ve ona inanarak kendilerini emniyete, sığınağa almış olurlar. Zaten iman kelimesi de emin olmak, güvende olmak manasındadır. İman etmiş kişi kendisini metafizik olarak güvene aldığı gibi başkalarına karşı da güven vermiş (emîn sıfatını almış) olur. “Mümin elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kişidir” hadisi de bu durumu işaret eder. Bu manada mümin ahiretini emniyete almanın yanında dünya da insanların güvendiği bir şahıs olur.
İnancın en büyük gücü samimiyettir. Samimiyet inanç noktasında derinlik kazanır, bu derinlik bir insanın erişebileceği en güzel mertebelerden birisi olmasına rağmen aynı zamanda bilgisiz kişilerin elinde çok tehlikeli bir araca dönüşür. Zira davasında, inancında samimi olanların fedakârlıkları ön plana çıkar. Bu da onların hata yapma risklerini artırır. Bilgisi az olan, cehalet ile örtülü fakat aynı zamanda gerçekten davasında samimi olan, davasına inanan insanlar hata yaptıklarının farkına bile varamazlar, onlar inandıkları davanın içine gömülerek var olmayı amaç edinirler.
Bütün örgütler bu mantık üzerine çalışır. En doğru, en yanılmaz bilgilerin kendilerinde, inandıkları sistemde olduğu kanısını taşırlar. Bu da hata yapma risklerini artırır. Samimi ve cahil bir örgüt üyesi davası uğruna dünyayı yakmaktan kaçınmaz.
Terör örgütlerinde militan olmanın en başat şartı samimiyet ve davaya inanmaktır. Samimiyet doğru bilgi ile çerçevelenmez ise, yanlış kanıların bir dogmaya dönüşme tehlikesi ortaya çıkar. Bütün dogmalar da yanlış bilgi, ikna, iman, samimiyet üzerinden temellenir ve bazen teröre kaynaklık eder.