Bu metin, tevâzu ve kibri yalnız bireysel ahlâk meselesi olarak değil, insanın varoluş biçimi olarak ele alıyor. Bunu modern toplum eleştirisi üzerinden yeniden düşündüğümüzde son derece çarpıcı bir tablo ortaya çıkıyor.
İnsanın kendi sınırını bilmesi ve Allah’ın büyüklüğünü idrak etmesi. Birincisi ontolojik bilinçtir; insanın zayıflığını, faniliğini, muhtaçlığını kavramasıdır. İkincisi metafizik bilinçtir; kudretin, azametin ve mutlak otoritenin Allah’a ait olduğunu kalpte büyütmektir. Bu iki bilinç birleştiğinde nefis doğal olarak küçülür. Küçülme aşağılık duygusu değildir; yerini bilme hâlidir. Tevâzu, insanın hakikat karşısında doğru konumlanmasıdır.
Modern kurgu tam da bu konumu bozuyor. İnsan merkezli, hatta “ben merkezli” bir paradigma üretiyor. İnsana haddini değil, sınırsızlığını telkin ediyor. Böylece tevâzunun ilk kaynağı olan “nefsini tanıma” yok oluyor. İnsan artık zayıflığını değil, gücünü; muhtaçlığını değil, sahip olduklarını; faniliğini değil, imajını konuşuyor. Sosyal medya dili bunun en somut tezahürü: herkes kendini vitrine koyuyor, kendini büyütüyor, kendini merkezleştiriyor. Bu dil zamanla kibri normalleştiriyor.
Kibir “hakkı kabul etmeyi terk etmektir,” diye tarif edilmiştir. Bu tarif bugün çok daha anlamlı. Modern kibir yalnızca başkasını küçümsemek değildir; hakikati küçümsemektir. “Kibir, hakkı inkâr ve insanları tahkir etmektir” hadisi, çağın en büyük problemini işaret ediyor. Günümüz insanı, kendine uymayan hakikati “geri”, “ilkel”, “çağ dışı” diye etiketleyebiliyor. Böylece hakikat, kişinin hevesine göre şekillendiriliyor. Bu noktada kibir, epistemolojik bir hastalığa dönüşüyor: Hak, benim ölçülerime uyarsa haktır; uymazsa reddedilir.
Bu kibir dili toplumsal sonuçlar doğuruyor. Ötekileştirme bunun en bariz sonucudur. Kendini merkeze koyan insan, başkasını “aşağı”, “cahil”, “geri kalmış”, “değersiz” olarak etiketlemeye başlar. Şu söz bu gerçeği çok net ifade ediyor: “Alçak değersiz olan ancak kibirlenir.” Çünkü kibir, çoğu zaman içteki boşluğu telafi etme çabasıdır. Kendini sağlam temele oturtamayan insan, başkasını küçülterek kendini büyük hissetmeye çalışır. Bu, modern ideolojilerin ve kimlik siyasetinin de temel psikolojisidir.
Allah’ın öğrettiği ahlâk ise doğal ahlâktır. İnsan fıtraten muhtaçtır, fanidir, sınırlıdır. Bu gerçeği kabul etmek insanı dengeler. Secde bunun sembolüdür. “Kim alnını toprağa koyarsa kibirden berî olur.” Secde, insanın varlık konumunu düzeltir. Topraktan yaratıldığını hatırlayan insan, toprak üstünde ilahlık taslamaz. Modern insan secdeyi kaybettiği için sınır bilincini de kaybetti. Bunun yerine performans, başarı, statü ve görünürlük kültünü koydu. Bu da rekabeti, kıyaslamayı ve sürekli üstünlük arayışını besledi.
Ebû Bekir’in nutfe hatırlatması, dağın tevâzu göstermesi, halifelikten önce ve sonra değişen bakış, insanın özüne dönmesini öğretiyor. İnsanın başlangıcı ve sonu hatırlandığında kibir anlamsızlaşır. Şairin dizeleri bunu sarsıcı biçimde ortaya koyuyor: İçimizdeki zayıflığı, bedenimizin faniliğini, toprağa dönüşümüzü düşünsek kibre yer kalmaz. Modern kültür ise ölümü görünmez kılıyor; yaşlılığı saklıyor; faniliği konuşmuyor. Çünkü kibir, unutmayla beslenir.
Bugün Müslümanların bir kısmında da aynı sorun var. Tevâzu, bireysel bir süs gibi algılanıyor ama zihinsel ve sosyal düzlemde kibir dili üretiliyor. Hakikati temsil ettiğini düşünen kişi, başkasını tahkir etmeye başlarsa bu da kibrin başka bir türüdür. Oysa tevâzu, “küçük büyük, zengin fakir herkesten hakkı kabul etmektir.” Bu ilke bugün en çok kaybedilen ilkedir. İnsanlar, kimliğine uymayan doğruyu reddedebiliyor. Böylece hakikat değil aidiyet belirleyici oluyor.
Kibir arttıkça mutsuzluk artar. Çünkü kibir insanı sürekli kıyas içinde tutar. Sürekli üstün olma çabası, sürekli savunma hâli, sürekli imaj koruma kaygısı üretir. Bu da ruhu yorar. Metnin sonunda yer alan uyarı dikkat çekicidir: Kibirlenen insanın kibri kırılmadan dünyadan çıkmaz. Bu, ilahî bir sünneti anlatır: İnsan haddini bilmezse hayat ona haddini öğretir. Modern toplumun krizleri —yalnızlık, tükenmişlik, depresyon, öfke kültürü— biraz da bu kolektif kibir krizinin sonuçlarıdır.
Sonuç olarak tevâzu, yalnızca alçakgönüllü bir tavır değildir; hakikatle uyumlu bir yaşama biçimidir. Allah’ın öğrettiği ahlâk insanın doğasına uygundur. Kibir ise insanı hem Allah’a hem insana hem kendine yabancılaştırır. Tevâzu insanı sakinleştirir; kibir insanı gerer. Tevâzu birleştirir; kibir ötekileştirir. Tevâzu huzur üretir; kibir mutsuzluk.
Modern çağın en büyük devrimi teknoloji değil; insanın kendini merkez ilan etmesidir. Bu merkezcilik kırılmadıkça ne toplumsal barış sağlanır ne de bireysel huzur. Çünkü insan, ancak yerini bildiğinde büyür. Yerini unuttuğunda ise büyüdüğünü sanarak küçülür.