Erzurum'da çocukluğumuzun geçtiği mahallelerde yaşlı insanlar vardı. Bazıları bastonla yürür, bazıları cami avlusunda oturup gelip geçenleri seyreder, bazıları da dükkânının önünde sessizce çayını yudumlardı. Onların yüzlerinde bugünün reklamlarında gördüğümüz kusursuz ciltler yoktu. Saçları bembeyaz, yüzleri kırışıktı. Ama garip bir şekilde çoğunda huzur vardı. Çünkü yaşlılık onlar için saklanması gereken bir kusur değil, ömrün sonbaharıydı.
Bugün ise dünya değişiyor. İnsanlar yaşlanmayı kabul etmek istemiyor. Saçın beyazlaması problem, yüzün kırışması problem, yavaşlamak problem, yaş almak problem. Öyle ki milyarlarca dolarlık yeni bir sektör ortaya çıktı: Longevity. Yani uzun ve sağlıklı yaşam endüstrisi.
Londra'da, New York'ta ve Dubai'de insanlar biyolojik yaşlarını ölçtürüyor, genetik testler yaptırıyor, kriyoterapi odalarına giriyor, yapay zekâ destekli sağlık merkezlerinde saatler geçiriyorlar. Kimileri beyni gençleştirmeye, kimileri hücre yaşını düşürmeye, kimileri ise adeta zamanı geri çevirmeye çalışıyor.
Aslında insanlık yeni bir şey yapmıyor. Yalnızca eski bir korkuya yeni isimler veriyor. Çünkü insan öteden beri yaşlanmaktan korkuyor. Belki de biraz daha derinde, ölümden korkuyor (bakınız; “Korku ve Ötesi” kitabımız.)
Oysa bizim medeniyetimiz yaşlılığa farklı bakıyordu. Bugün biohacking ve longevity adı verilen kavramların peşinden koşan insanlık, asırlar boyunca Anadolu ve Türkistan irfanının üzerinde durduğu daha derin bir soruyu çoğu zaman gözden kaçırıyor:
İnsan neden yaşar?
Ve yaşadığı yıllar onu neye dönüştürür?
Türkistan'da Ahmet Yesevi Hazretleri, bundan yaklaşık dokuz asır önce insanın asıl meselesinin uzun yaşamak değil, kemale ermek olduğunu anlatıyordu. Onun hikmetlerinde nefsin olgunlaşması, insanın kendisini tanıması ve hayatın geçiciliğini idrak etmesi önemli bir yer tutar.
Rivayet edilir ki Ahmet Yesevi Hazretleri, Peygamber Efendimizin (sav) vefat yaşı olan altmış üç yaşına ulaştığında, kalan ömrünü daha fazla tefekkür ve iç muhasebe ile geçirmek istemiş ve çilehaneye çekilmiştir. Burada verilmek istenen mesaj dünyadan kaçmak değildir. Asıl mesaj şudur: İnsan hayatı yalnızca yılların toplamı değildir. Geçen yılların insanı nasıl değiştirdiği de önemlidir.
Ahmet Yesevi Hazretleri'nin manevi mirası, Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu'ya taşındı. Hacı Bektaş Veli'den Yunus Emre'ye, Hacı Bayram Veli'den Akşemseddin'e kadar uzanan büyük bir irfan zinciri oluştu. Erzurum'un yetiştirdiği büyük mütefekkirlerden İbrahim Hakkı Hazretleri de bu çizginin önemli halkalarından biriydi.
İbrahim Hakkı Hazretleri, Marifetname'de insan ömrünü yalnızca beden üzerinden okumaz. Ona göre insan etten ve kemikten ibaret değildir. Beden yaşlanırken ruh olgunlaşır. Yıllar yalnızca saçları ağartmaz; insanın iç dünyasını da şekillendirir.
Nitekim meşhur sözünde şöyle der:
"Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler."
Bu cümle yalnızca kader anlayışı değildir. Aynı zamanda yaş almayı kabullenebilmenin ve hayatın her döneminde hikmeti arayabilmenin ifadesidir.
Bugün Batı dünyası yaşlanmayı yavaşlatmaya çalışıyor. Bunda yanlış bir taraf da yok. Bir nörolog olarak beynimizi korumamız gerektiğine inanıyorum. Alzheimer'dan korunmak, damar sağlığını korumak, kas gücünü muhafaza etmek ve uzun süre üretken kalabilmek son derece kıymetlidir.
Üstelik modern bilim de son derece heyecan verici gelişmeler yaşıyor. Beynin değişebilme ve kendisini yeniden şekillendirebilme kapasitesi üzerinde yapılan çalışmalar her geçen gün artıyor. Nöroplastisite kavramı sayesinde artık beynin hayat boyu öğrenmeye ve değişmeye devam edebildiğini biliyoruz.
Ancak burada gözden kaçan önemli bir nokta var. İnsan yalnızca hücrelerden ibaret değildir. Çünkü insanın yaşını bazen takvim değil, umut belirler.
Meslek hayatım boyunca seksen yaşında genç insanlar gördüm. Yetmiş yaşında yeni şeyler öğrenmeye çalışanlar, torunlarına kitap okuyanlar, yeni bir işe başlayanlar, hâlâ hayata merak duyanlar...
Ama kırk yaşında yaşlanmış insanlar da gördüm. Ümitlerini kaybetmiş, hayata küsmüş, merakını yitirmiş, içten içe çökmüş insanlar...
Bu yüzden geleceğin tıbbı yalnızca ömrü uzatmaya çalışmayacak. İnsanın zihnini, merakını ve yaşam sevincini de korumaya çalışacak.
Belki de gerçek gençlik burada başlıyor.
Çünkü insanı genç tutan yalnızca hücreleri değildir.
Hayrete düşebilme kabiliyetidir.
Öğrenme arzusudur.
Üretme isteğidir.
Ve belki de en önemlisi, yarına dair hâlâ bir sözünün olmasıdır.
Bugün dünyanın en zengin insanları zamanı satın almaya çalışıyor. Biohacking merkezleri insanın biyolojik yaşını düşürmeye uğraşıyor. Oysa Ahmet Yesevi Hazretleri de, İbrahim Hakkı Hazretleri de asırlar önce insanın manevi yaşını yükseltmeye çalışıyordu.
Belki de insanlığın önündeki asıl soru şudur:
Daha uzun mu yaşayacağız?
Yoksa daha olgun mu yaşayacağız?
Belki de mesele yüz yıl yaşamak değildir. Çünkü yüz yıl yaşayan herkes hayatı yaşamış sayılmaz. Bazıları uzun yaşar ama iz bırakmaz. Bazıları daha kısa yaşar ama gönüllerde yaşamaya devam eder.
Ömrün değeri uzunluğunda değil, içinde taşıdığı hikâyededir.
Çünkü zaman herkesi yaşlandırır.
Fakat herkesi bilgeleştirmez.