Bu hafta sandıktan yine kelimeleri çıkardık: hakikat mi diye sevdiğimiz şey, bazen yalnızca doğruculuğun sert kabuğu çıktı.
Hakikat, çoğu zaman yalın bir cümleye sığar; doğruculuk ise aynı cümleyi, yerini ve zamanını umursamadan söylemenin adıdır. İkisi de “doğru” kelimesini sever. Ama biri gerçeği insanın yanında durarak taşır, diğeri gerçeği insanın üstüne bırakır.
İnsan, en çok da burada kendini kandırır: “Ben dürüstüm.” Dürüstlüğü bir madalya gibi taşırken, karşısındaki yüzün solduğunu görmez. Çünkü hakikati söylemek, her zaman vicdanın değil, bazen egonun iştahıdır. “Ben söyledim” demenin rahatlığı, “O ne hissetti” sorusunu susturur. Söz, hedefe varınca görevini tamamlamış sanır; oysa sözün asıl mesafesi, kalbe değdiği yerde başlar.
Hakikatli olmak, niyetle başlar; doğrucu olmak da öyle. Aralarındaki fark, cümlenin içindeki merhamet payıdır. Erzurum’da “hakikatli adam” derken de biraz bunu kastederiz: doğruyu, insanı incitmeden ve hakkını gözeterek söyleyen kişiyi. Hakikatli insan, can acıtsa bile karşısındakini insan yerine koyar; doğrucu insan, doğruluğu bahane edip karşısındakini küçültür. Hakikat, “Bak, burada bir şey var” der. Doğruculuk, “Bak, sende bir eksik var” diye konuşur. Aynı bilgiyi taşıyor gibi görünürler; ama biri elinde suyla gelir, diğeri “haklılık”la.
Hakikatin dili acele etmez. “Şimdi mi söylemeliyim?” diye düşünür. “Bu söz neye yarayacak?” diye tartar. Doğruculuk tartmaz; doğruculuk hızla konuşur. Çünkü doğruculuğun derdi çoğu zaman çözmek değil, rahatlamaktır. İçindeki yükü boşaltmak, doğruyu “üzerinden atmak”tır. Hakikatli olmaksa doğruyu bir yük gibi değil, bir emanet gibi taşımaktır: azaltarak, yumuşatarak, insanı koruyarak.
Bir de ses vardır: Hakikat fısıldayabilir. Doğruculuk çoğu zaman yükselir. Hakikat bazen susmayı bilir; doğruculuk susmayı zayıflık sayar. Oysa bazı doğrular, en doğru zamanda söylenmediğinde yalan gibi yaralar. Ve bazı doğrular, doğru oldukları için değil; yanlış bir yerden söylendikleri için kırar.
Minimal bir ölçü koyalım: Hakikatli olmak, gerçeği iyileştirme niyetiyle söylemektir. Doğrucu olmak, gerçeği söylemeyi tek başına erdem sayıp, sonuçlarını “doğrunun bedeli” diye kutsamaktır. Hakikat, sözün ucuna bir şefkat ekler; doğruculuk, sözün ucunu bilerek keskin bırakır. Sonra da “doğru bu” der; sanki doğruluk, incitmeyi otomatik olarak temize çıkarıyormuş gibi.
Belki de asıl mesele şudur: Doğruyu söylemek, cesaret kadar nezaket de ister. Çünkü hakikat, yalnız gerçeği değil; insanı da gözettiğinde hakikat olur. Aksi, hakikat değil; haklılık iştahıdır.
İnsan en çok kendi doğruluğuna dayanır. Dayandıkça sertleşir, sertleştikçe doğruculuğu hakikat sanır. Oysa hakikat insanı büyütür; doğruculuk çoğu zaman insanı küçültür—bazen söyleyeni bile.
Doğruyu söylemekle övünmeden önce, şu kısa soruyu sormak yeter:
“Ben bu sözü, karşımdaki iyileşsin diye mi söylüyorum; yoksa içimdeki ağırlık hafiflesin diye mi?”
Cevap, hakikatli olmakla doğrucu olmak arasındaki ince çizgiyi gösterir.
Kaleminize sağlık sevgili Canan hanım. İnsanı kendini ve çevresini sorgulamaya zorlayan anlamlı ve hakikatli bir farkındalık yazısı olmuş. Başarılarınız daim olsun. Sevgiler.
Güzel bir yazı saygılar
Güzel yazı. Bir Kazak atasözü "Tuwra biyde tuwğan joq, tuwğandı biyde iyman joq." der.
Sözün doğrusu önemlidir.Her doğru her yerde söylenmez.Basarılar
Aslında herseyin başı insanın insan olmakla imtihanıyla olan bir iç sorgulamanın hissettiği duygu kişi üzerinde iyi bir duygu ve hoş görü hissettiriyorsa o hakikattir.
Başarıların daim olsun ablamm????????????❤