Erzurum’u anlatırken çoğu zaman soğuğundan söz ederiz; oysa bu şehir, soğuğun içinden sıcaklık çıkarma becerisiyle meşhur. Bazen bir köy evinde tel tel çekilen kış helvasının başında başlar o sıcaklık; bazen Palandöken’in eteklerinde, DSİ Sosyal Tesisleri çevresinde atılan adımlarla büyür; bazen de bir sahnede, yılların sanatçısının zarafetiyle kalbe dokunur. Bu hafta Erzurum’da üç ayrı buluşmaya şahit oldum: ERFOD’un Alaca Köyü’nde fotoğraf aşkıyla aynı kadraja sığdırdığı dostluk; Palandöken Masterlar Koşu Grubu’nun türküyle tempo tutup disiplinle çoğalttığı dayanışma; ve Gülden Karaböcek’in 72 yaşında sahnede “zamana inat” duruşuyla hatırlattığı o büyük gerçek… Sanatın, sporun ve müziğin bir şehri nasıl birbirine yaklaştırdığını; gönülleri nasıl ısıttığını bir kez daha gördüm.
Erzurum’da yaş rakamdır
Dadaşlık Karakter: Palandöken Masterlar Koşu Grubu sahada
Erzurum’da yaş sadece bir rakam… Asıl mesele dadaşlık: irade, disiplin ve dayanışma. Palandöken’in eteklerinde, DSİ Sosyal Tesisleri çevresinde düzenli antrenman yapan Palandöken Masterlar Koşu Grubu, en genci 75 yaşında olan üyeleriyle “Biz hâlâ buradayız” mesajını her adımda yeniden veriyor.

Grubun en güzel taraflarından biri de çeşitliliği: İçlerinde iş insanları, memurlar, akademisyenler, emekliler, eczacılar ve farklı meslek disiplinlerinden isimler var. Hayatın farklı alanlarından gelen bu insanlar, aynı parkurda aynı hedefte buluşuyor; spor, onları yalnızca sağlıklı tutmuyor, birbirine de daha çok yaklaştırıyor.
Haftada 4 gün disiplin, Palandöken’de irade
Palandöken Masterlar, haftada 4 gün düzenli antrenman yapıyor. İki gün spor ve kondisyon çalışması, iki gün ise sabah koşusu… Antrenman sonrası beslenmelerine de dikkat ediyorlar; çünkü bu yaşta denge önemli. Ama onları asıl “ayakta” tutan şeyin sadece disiplin değil, birbirlerine verdikleri moral ve ortak ruh olduğu hemen hissediliyor.
Türküyle tempo, muhabbetle güç
Ben de bu antrenmanlarda bizzat bulundum. Şunu samimiyetle söyleyebilirim: Antrenman esnasında Erzurum türküleriyle motive olmaları beni ayrıca mutlu etti. Palandöken’in soğuğunda bir yandan tempo tutulurken, bir yandan türkülerin verdiği o tanıdık enerjiyle adımlar daha bir kararlı atılıyor. Sanki sporla kültür aynı nefeste buluşuyor; hem beden ısınıyor hem yürek…
Spor bahane, dayanışma şahane
Bu buluşmalar antrenmanla bitmiyor. Koşu vesilesiyle bir araya gelen dadaşlar, antrenman sonrası sohbet ediyor, hal hatır soruyor, gönül alıyor. Zamanla bu buluşmalar Erzurum’un paylaşma kültürünü de yaşatan bir geleneğe dönüşmüş durumda: Kimi evinden bir şeyler getiriyor, kimi küçük bir ikram hazırlıyor; çay demleniyor, muhabbet koyulaşıyor, gönüller şenleniyor.

İşte tam da bu yüzden Erzurum’a “soğuk memleketin sıcak insanları” deniyor. Palandöken’in ayazı sert olabilir; ama bu grubun iradesi, türküsü, muhabbeti ve samimiyeti karşısında soğuk bile yetişemiyor.
Gençlere örnek, herkese moral
Palandöken Masterlar Koşu Grubu, koşarken gençlere disiplin dersi veriyor; durduğunda ise her yaştan insana motivasyon oluyor. Sporun birleştirici gücünü sahada gösteren bu dadaşlar, aynı zamanda şehrin kültürünü de yaşatıyor: Sağlık için hareket, ruh için sohbet, şehir için dayanışma…
Erzurum’un kışı sert olabilir; ama DSİ Sosyal Tesisleri çevresinde atılan bu adımlar sayesinde şehrin sıcaklığı her mevsim hissediliyor. Saygıyla, tebessümle ve alkışla…
Alaca Köyü’nde kışın tadı bir başka…
Aziziye’nin beyazı, insanın yüzünü üşütür ama gönlünü ısıtır. Hele bir de o kışın tam ortasında, tandırbaşının başında tel tel çekilen bir helva varsa… İşte o an, “kış” denilen şey sadece soğuk olmaktan çıkar; hatıraya, muhabbete, berekete dönüşür.

Geçtiğimiz günlerde ERFOD (Erzurum Fotoğraf Sanatı Derneği) üyeleri olarak Alaca Köyü’nde buluştuk. Bizim kış klasiğimiz tel helvası… Çocukluğun tanıdık kokusu gibi; ağzında tatlı bir iz bırakırken, insanın içine de sıcak bir ışık düşürüyor. Bu buluşma; bir lezzet gününden öte, fotoğrafın ve dostluğun aynı kadrajda birleştiği bir “kış hikâyesi” oldu.

Bu güzel günün mimarı, kıymetli arkadaşımız Arzu Türkan Oral’dı. Onun organizasyonuyla hem köyün misafirperverliğini yaşadık hem de fotoğrafın “insanı bir araya getiren” sihrine yeniden şahit olduk. Çünkü fotoğraf, yalnızca görüntüyü kaydetmez; insanı insana yaklaştırır, uzakları yakın eder, farklılıkları ortak bir duyguda buluşturur.
Düşünün… Aynı sofrada, aynı helvada, aynı gülüşte bir araya gelen insanlar birbirinden ne kadar farklı dünyalardan geliyor: Ahmet Polat, Erzurum Valiliği Basın Müdürü. Üstün Özen İktisat Fakültesi’nde profesör. Yıldıran Yıldırım Ziraat Fakültesi’nde profesör. Yıldıran hocamızın eşi Zeynep Yıldırım Tarım Bakanlığı’nda mühendis. Türkan Oral Folklor araştırmacısı Kültür Bakanlığı’nda. Kübra Çetin resim öğretmeni. Çağrı Tanrıverdi, aile hekimi; eşi Esra Çınar Tanrıverdi ise Tıp Fakültesi’nde akademisyen. Hamit Kavurmacı, Spor Bilimleri Fakültesi’nde; aynı zamanda basketbol antrenörü. Muammer Yılmaz ise köyümüzün 12 yıllık öğretmeni. Diğer kıymetli abilerimiz ise Sağlık Müdürlüğü’nde görev yapıyor. Kimi akademide, kimi sahada; kimi hastanede, kimi sınıfta; kimi tarlanın biliminde, kimi şehrin sağlığında… Farklı meslekler, farklı hayatlar; ama aynı karede aynı heyecan: fotoğraf aşkı.
Bu çeşitlilik rastlantı değil; tam tersine, memleketin en güzel tarafı. Bir köy evinde tel helvası çekilirken, profesörün de, hekimin de, mühendisin de, öğretmenin de aynı anda “çocuk gibi” gülümseyebilmesi… İşte bu, Anadolu’nun gerçek zenginliği. Çünkü bizi birbirimize bağlayan şey sadece unvanlar değil; aynı şeye hayran olabilmek, aynı şeye kıymet verebilmek.
Elbette bu günün görünmeyen emek sahipleri de vardı. Helvanın tel tel oluşması kadar, misafirliğin gönül gönüle oluşması da emek ister. Emeğiyle yanımızda olan Celalettin Eltas ve ekibinden Hamit Kavurmacı, Fatih Cengiz, Şerafettin Eltas, Muammer Yılmaz’a gönülden teşekkür borçluyuz. Ama bir teşekkür de evini açanlara, ikram edenlere, “buyurun” deyip sofrayı bereketlendirenlere… Büyüklerin duasına, küçüklerin neşesine… O helva sadece şeker ve undan değil; muhabbetten ve emekten de yapıldı.
Belki de tel helvasının adı bu yüzden “tel tel”… Çünkü insanı da tel tel birbirine bağlayan şeyleri hatırlatıyor: bir gülüş, bir çay, bir fotoğraf karesi, bir “iyi ki geldiniz” cümlesi… Kışın ortasında, ağzımızda tatlı bir iz, içimizde sıcacık bir hatıra bıraktı.
ERFOD’un yaptığı da tam olarak bu: Fotoğrafı bir “sanat” olmanın yanında bir “köprü”ye dönüştürmek. Şehrin merkezinden köye; meslekten mesleğe; yabancılıktan dostluğa uzanan bir köprü… Fotoğraf birleştirdi, helva ısıttı; geriye de anlatacak güzel bir hikâye kaldı.
Allah herkesin canına sağlık versin. İnşallah daha nice güzel günlerde, aynı muhabbetle, aynı kadrajda buluşmak nasip olsun.
Gülden Karaböcek konseri
Gülden Karaböcek, arabesk müziğin hafızasında kendine özgü yeri olan, yıllardır sahnede kalan güçlü bir isim. 72 yaşında Erzurum’da sahneye çıktığında, onu izlerken ister istemez bir nostalji duygusu da oluştu. Evet, ben 35 yaşında bir dinleyiciyim; onunla ilgili bildiğim şey belki birkaç hit şarkıyla sınırlı olabilir. Ama sahnede gördüğüm duruş, zarafet ve “zamana inat” ayakta kalma hali, bunun çok ötesindeydi.

Gülden Karaböcek’i dinlemekten elbette keyif aldım. Fakat beni asıl etkileyen şey, müziğin onu nasıl diri tuttuğuydu. Sahnede her şarkıda biraz daha güçlenen, seyirciyle buluştukça adeta tazelenen bir enerji vardı. Alkışlar yükseldikçe, o da sanki yeni bir nefes alıyor; daha da keyifleniyor, daha da parlıyordu.
O gece birkez daha gördüm ki sanat, özellikle de müzik, sadece kulağa değil ruha da iyi geliyor. “Müzik ruhun gıdasıdır” sözü bazen klişe gibi gelir; ama Gülden Karaböcek’in sahnedeki canlılığı, zarafeti ve zamanın karşısında dimdik duruşu bu cümleyi bana yeniden hatırlattı. Erzurum gecesinde, müziğin insana nasıl taze bir hayat duygusu verdiğine bizzat şahit oldum.

Sohbet tadında bir yazı. Tebrik ederim.