Ahilik, sıradan bir esnaf teşkilatı olmayıp sosyal, ekonomik ve siyasî yönleriyle ön plana çıkan ve ahlakî değerlerini Kur’an ve sünnetten alan bir hayat tarzıdır. Özü itibarıyla ahilik, temel prensiplerini Kur’an’dan almış ve ahiliğin ilk uygulamaları Hz. Peygamber (sav)’in hayatında karşımıza çıkmıştır. Sonraki asırlarda ise tasavvuf ekolleri içinde kendine yer bulmuş ve tasavvufun rengine boyanmış olan ahilik, esnaf teşkilatları ve bilhassa gençler arasında yayılmıştır. Böylece toplum içinde güçlü bir yapı haline geldikten sonra, Abbasiler eliyle farklı bir noktaya evrilmiştir. Ahiliği “fütüvvet teşkilatı” adı altında kurumsallaştıran ve İslam âlemine yayılmasını sağlayanlar, Abbasilerdir. Bilhassa 1185-1225 yıllarında hüküm süren Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh fütüvvvet teşkilatına bizzat dahil olarak bu kurumu kendine bağlamış ve bu yolla hilafet makamını eski gücüne kavuşturup toplum tabakaları üzerinde etkili olmayı hedeflemiştir. Böylece ahilik, devlet nezdinde yeni bir siyasî çehre kazanmıştır.
Aynı halife İslam devletlerinin hükümdarlarına elçiler göndererek onları fütüvvet teşkilatına katılmaya davet etmiştir. Halifenin bu çağrısına Anadolu Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus olumlu cevap vermiş ve teşkilata dahil olmuştur. Ahilik teşkilatı Selçuklularla birlikte yeni bir güç kazanmış ve Anadolu’daki Türk şehirlerinin ekonomik ve sosyal temellerinden biri haline gelmiştir.
Anadolu’daki ahilik teşkilatının kuruluş ve kökleşmesinde, sonradan Ahi Evran adını alacak olan Şeyh Nasıreddin Mahmut’un büyük payı vardır. Bu büyük mutasavvıf, 1220-1237 yıllarında hüküm süren ve fütüvvet teşkilatına dâhil olan I. Alaeddin Keykubat’ın yardımıyla, tekke ve zaviyelerde tasavvufî düşünce ve fütüvvet ilkeleri ışığında ahiliğin ilkelerini yeni bir düzene sokmuştur. Anadolu ahiliğinin kurucusu olan Ahi Evran, XIII. yüzyıl başlarında Horasan taraflarından Anadolu’ya gelerek şeyhi Evhadüddîn Kirmanî ile birlikte bütün Anadolu’yu dolaşmış ve şeyhinin ölümünden sonra teşkilatın lideri olmuştur. Böylece Anadolu’nun büyük şehirlerinde zaviyeler kurarak teşkilatlanan, gündüzleri esnaf teşkilatının kurmuş olduğu düzen içerisinde helalinden ekmek parası kazanan, akşamları ise zaviyelerinde bir araya gelerek sohbet edip günlük meseleleri konuşan ahiler; kurmuş oldukları bu sistemle Anadolu’nun sosyal ve iktisadî hayatının vazgeçilmez bir unsuru olmuşlardır.
Anadolu Selçuklu Devleti’nde şehir halkının önemli bir kısmını oluşturan üreticiler, yani esnaf ve sanatkârlar “fütüvvet” ilkelerine göre teşkilatlanmışlardır. 1336-37’de Anadolu’ya gelmiş olan Arap seyyah İbn Battuta, Anadolu’da karşılaştığı ahilik teşkilatıyla alakalı olarak şunları söylemektedir:
“Ahiler Anadolu’da yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her vilayette, her şehirde ve köyde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancılara yakın ilgi gösterirler; yiyeceklerini, içeceklerini temin ederler. Diğer ihtiyaçlarını karşılamakta itina gösterirler. Öte yandan bulundukları yerdeki zorbaları yola getirir, herhangi bir sebeple bunlara iltihak eden kötüleri ortadan kaldırırlar. İşte bu gibi hususlarda bunların Dünya’da eşi benzeri yoktur. Orada ahi, evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi gençlerle diğerlerinin bir cemiyet kurarak, kendi içlerinde seçtikleri bir kimseye denir. Bu cemiyete de “fütüvvet” adı verilir… Dünya’da bunlardan daha güzel ve daha hayırlı iş yapan kimse görmedim.”
Diğer taraftan ahiliğin siyasî yönü, sonraki asırlarda çeşitli şekillerde varlığını devam ettirmiştir. Örneğin anarşi ve kargaşanın kol gezdiği XIII. yüzyılın ikinci yarısında, Moğol istilasına karşı direniş gösteren ve halkın huzurunu sağlamaya çalışan ahi teşkilatları, birtakım siyasi oluşumlar olarak kendini göstermiştir.
Selçuklular döneminde ahilik teşkilatı, Anadolu’nun diğer şehirlerinde olduğu gibi Erzurum’da da güçlü bir şekilde varlığını ortaya koymuştur. Söz konusu teşkilat, Erzurum’daki kurumsal kimliğini yaklaşık 800 yıl boyunca devam ettirmiş ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar var olagelmiştir.