Bu hafta Ahilik Haftası'nı kutluyoruz. Erzurum'da yılın ahisi, kalfası ve çırağı seçiliyor; helal kazançtan, dürüstlükten, meslek ahlâkından ve ustadan çırağa aktarılan kadim bir geleneğin öneminden söz ediliyor. Bütün bunlar, yüzyıllardır Anadolu'nun ekonomik ve sosyal hayatında önemli bir yere sahip olan Ahilik kültürünü yeni nesillere hatırlatması bakımından son derece kıymetli.
Fakat ben Ahilik Haftası vesilesiyle geçmişten ziyade geleceği konuşmak istiyorum.
Çünkü Ahiliği yalnız tarih kitaplarında kalmış eski bir esnaf teşkilatı olarak görmek, bu büyük mirasa haksızlık etmek olur. Ahilik elbette kendi çağının şartları içerisinde ortaya çıkmış bir sistemdi. Bugünün şirketleri, dijital pazaryerleri, uluslararası ticaret ağları ve küresel ekonomisiyle birebir karşılaştırılması mümkün değildir. Fakat onun merkezinde bulunan bazı ilkeler var ki, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen eskimemiştir. Hatta günümüzün giderek karmaşıklaşan ticaret dünyasında belki onlara eskisinden daha fazla ihtiyacımız var.
Ahiliğin en önemli özelliklerinden biri, ticaret ile ahlâkı birbirinden ayırmamasıydı. Bir insanın iyi bir tüccar olması yalnız kaliteli mal üretmesine veya çok para kazanmasına bağlı değildi. Müşterisine karşı dürüst olması, çalışanının ve çırağının hakkını gözetmesi, mesleğinin itibarını koruması ve kazancının helal olmasına dikkat etmesi de ticaretin bir parçasıydı.
Burada çok önemli bir nüans olduğunu düşünüyorum. Ahilik kazanmaya karşı değildi; kazancın ahlâktan kopmasına karşıydı.
Bu hususiyet bugün de son derece değerlidir.
Modern ekonomi insanlığa büyük imkânlar sundu. Üretim kapasitesi arttı, ticaret sınırları aştı, rekabet yeni ürünlerin ve teknolojilerin gelişmesini sağladı. Bugün Erzurum'daki küçük bir işletmenin bile internet aracılığıyla Türkiye'nin hatta dünyanın başka bir köşesindeki müşteriye ulaşabilmesi, bundan birkaç nesil önce tahayyül dahi edilemeyecek bir imkândır.
Fakat ticaret büyüdükçe güven ihtiyacı ortadan kalkmadı. Aksine ticaretin tarafları birbirinden uzaklaştıkça güven daha da önemli hâle geldi.
Eskiden müşteri aldığı malın ustasını tanıyordu. Esnaf müşterisini biliyordu. Aynı çarşıda yıllarca karşı karşıya gelen insanlar arasında yalnız para değil, itibar ilişkisi de vardı. Bugün ise bazen binlerce kilometre uzaktaki, yüzünü hiç görmediğimiz bir satıcıdan birkaç saniye içerisinde alışveriş yapıyoruz.
Teknoloji değişti ama ticaretin en eski sermayelerinden biri hiç değişmedi: Güven.
***
Ahilik denildiğinde zihnimizde yalnız şed kuşanan ustalar, eski çarşılar ve geleneksel zanaatlar canlanmamalıdır. Ahiliğin temel ilkelerini bugünün ticaret diline çevirdiğimizde son derece çağdaş kavramlarla karşılaşıyoruz.
Müşteriye doğru bilgi vermek...
Ürünün kusurunu gizlememek...
Çalışanın hakkını gözetmek...
Kaliteden taviz vermemek...
Rakiple rekabet ederken hakkaniyeti korumak...
Çırağı yalnız çalışan olarak değil, geleceğin ustası olarak yetiştirmek...
Bunların hiçbirisi geçmişte kalmış değerler değildir.
Bugün şirketlerin milyonlarca lira harcayarak oluşturmaya çalıştığı “marka güveni”nin temelinde de aslında benzer bir anlayış vardır. İnsan bir markaya neden itibar eder? Yalnız kaliteli olduğu için değil. Aldatılmayacağını düşündüğü, ürününün arkasında duracağına inandığı ve verdiği sözün tutulacağını bildiği için.
Dolayısıyla Ahiliğin yüzyıllar önce üzerinde durduğu itibar, bugün modern ekonominin en kıymetli varlıklarından biri hâline gelmiştir.
Bu bakımdan meseleye “Eskiden ticaret ahlâklıydı, bugün bozuldu” şeklinde bakmayı da doğru bulmuyorum. Her çağın dürüst tüccarı da olmuştur, hile yapanı da. İnsan tabiatı birkaç yüzyılda bütünüyle değişmediğine göre geçmişi romantikleştirmek de bugünü toptan suçlamak da bizi doğru bir sonuca götürmez.
O halde, Geçmişten hangi değeri bugüne taşıyabiliriz?
***
Erzurum açısından Ahilik meselesini ayrıca çok önemsiyorum. Çünkü bu şehirde esnaflık yalnız ekonomik faaliyet değildir; aynı zamanda güçlü bir sosyal kültürdür. Mahalle esnafından çarşıdaki ustaya kadar ticaret ilişkilerinin içerisinde insanî bağların hâlâ önemli olduğu bir şehirden söz ediyoruz.
Geçtiğimiz haftalarda bu sütunlarda Erzurum'un ekonomik geleceğini tartışırken daha fazla üretmemiz, ihracatı artırmamız, tüccarımızın özellikle doğu pazarlarına daha cesur biçimde açılması gerektiğini yazdım. Bu düşüncem değişmiş değil. Erzurum'un daha fazla üretmeye, daha büyük markalar çıkarmaya, Kafkasya'dan Orta Asya'ya kadar uzanan pazarlarda daha fazla görünmeye ihtiyacı var.
Fakat bugün o düşünceye bir unsur daha eklemek istiyorum.
Erzurum büyürken ticaret kültürünü de beraberinde büyütmelidir.
Çünkü dünya pazarlarına açılmak yalnız iyi ürün üretmekle mümkün değildir. Güvenilir tedarikçi olmak, verilen sözü tutmak, kalite standardını korumak ve uzun vadeli ticari ilişkiler kurabilmek de en az üretim kadar önemlidir.
Belki de Erzurum'un Ahilik geleneği tam burada ekonomik avantaja dönüştürülebilir.
Düşünün; “Erzurumlu tüccar sözünün arkasında durur” cümlesinin bir ticaret coğrafyasında yerleşmesi, herhangi bir reklam kampanyasından çok daha kıymetli bir sermaye olmaz mı?
Çünkü para kaybedilir ve yeniden kazanılabilir.
Makine eskir ve yenisi alınabilir.
Dükkân kapanır, başka dükkân açılabilir.
Ama ticarette güven kaybedildiğinde onu yeniden kazanmak çok daha zordur.
***
Ahiliğin İslâmî temelinde de bu anlayış vardır. Kur’an-ı Kerim, “Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay hâline!” buyururken (Mutaffifîn, 1) ekonomik hayatı ahlâkın dışında bırakmaz.
Helal kazanç kavramı da bana göre yalnız dinî bir nasihat olarak görülmemelidir. Aynı zamanda sağlıklı bir toplum düzeninin temelidir. İnsanlar birbirlerine güvenmiyorsa her ticari ilişki daha fazla sözleşme, daha fazla denetim, daha fazla kontrol ve nihayet daha fazla maliyet gerektirir.
Güvenin yüksek olduğu toplumlarda ise insanlar daha kolay ortaklık kurabilir, daha rahat ticaret yapabilir ve daha uzun vadeli ilişkiler geliştirebilir.
Ahilik bunu yüzyıllar önce kendi diliyle söylüyordu.
İyi mal üret.
Doğru tart.
Sözünde dur.
Emeğin hakkını ver.
Helalinden kazan.
Bugün bunları modern işletme kitaplarının diliyle yeniden yazabiliriz. “Kurumsal itibar”, “müşteri sadakati”, “iş etiği”, “sürdürülebilir marka”, “çalışan bağlılığı” diyebiliriz.
Kelimeler değişebilir.
Fakat özünde konuştuğumuz mesele şaşırtıcı biçimde aynıdır.
Bu sebeple Ahilik Haftası'nı yalnız geçmişimizi hatırladığımız nostaljik bir hafta olarak görmemeliyiz. Tam tersine, Ahiliğin temel ilkelerini bugünün ve yarının ticaret hayatına nasıl taşıyabileceğimizi tartışmalıyız.
Belki okullarımızda gençlere girişimciliği anlatırken Ahiliği de anlatmalıyız. Meslek liselerinde yalnız mesleğin tekniğini değil, mesleğin ahlâkını da öğretmeliyiz. Ticaret odalarında ihracat konuşurken güvenilir tüccar olmanın değerini de gündeme getirmeliyiz. Üniversitelerde işletme eğitiminin yanında Anadolu'nun kendi ticaret ahlâkı birikimini de gençlerle buluşturmalıyız.
Çünkü geleceğin ekonomisini yalnız daha fazla üretenler değil, daha fazla güven oluşturabilenler de şekillendirecek.
Bu durumda tartışacağımız konu; Ahiliği geleceğe nasıl taşıyabiliriz? Olmalıdır.
Çünkü Erzurum'un çarşılarında hâlâ yaşayan esnaf kültürü, yalnız korunması gereken güzel bir hatıra değildir. Doğru değerlendirildiğinde geleceğin ticaret anlayışına aktarabileceğimiz çok kıymetli bir sermayedir.
Daha fazla üretelim.
Daha fazla ihracat yapalım.
Yeni pazarlar bulalım.
Erzurum'un markalarını dünyaya taşıyalım.
Ama bütün bunları yaparken bizi biz yapan bir şeyi de yanımızda götürelim: Ticaretin yalnız malın değil, güvenin de el değiştirdiği bir insan ilişkisi olduğunu unutmayalım.
Çünkü Ahilik geçmişte kalmış bir ticaret modeli değildir.
Ahilik, geleceğin ticaret dünyasının yeniden ihtiyaç duyduğu ahlâkın, Anadolu'daki ticaret irfanının sesidir.