Geçen gün Prof. Dr. Ali Kafkasyalı’nın konağına konuk gittik. Diyanet İşleri Başkanlarımızdan Mehmet Nuri Yılmaz Hocaefendi, 23. Dönem Ak Parti Erzurum Milletvekili Prof. Dr. İbrahim Kavaz, 22. Dönem Ak Parti Erzurum Milletvekili Mücahit Himoğlu, İş adamı Zafer Taş ve emekli öğretmen Sabri Tığtepe ile çok feyizli bir sohbette bulunduk. Mehmet Nuri Yılmaz Hocaefendi, yıllarca Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı. Fakat konuşmasında makamın gölgesi yoktu. Sade, mütevazı, gösterişten uzak… İnsana kendisini dinletmeye çalışan değil, insanı dinleyen bir hoca. Allah için, vekillerimiz de ayni karatta insanlar. Onlarda pek çok hatıra ve yorumla sohbette bulundular, sağ olsunlar.
Sohbetten ayrılırken Sayın Yılmaz’la ilgili içimde bir üzüntü kaldı: Erzurum, yetiştirdiği bu ilim adamının kıymetini yeterince biliyor mu?
Mehmet Nuri Yılmaz Hocaefendi, Cumhuriyet’in on beşinci Diyanet İşleri Başkanıdır. Ömer Nasuhi Bilmen’den sonra bu makama gelen ikinci Erzurumludur. On bir yılı aşan başkanlığı, on bir hükümet dönemine rastladı. Türkiye’nin siyaseten çalkantılı, dinî hayat bakımından sancılı yıllarında görev yaptı. Bunların arasında 28 Şubat da vardı.
O dönemdeki tutumu elbette konuşulabilir. Bir kamu görevlisinin kararları eleştiriden uzak tutulamaz. Fakat bir insanı anlamak için yalnızca kimlerle aynı fotoğrafta göründüğüne bakmak yetmez. O görüşmelerde ne söylediğini, hangi baskıyı hafifletmeye çalıştığını, kimi koruduğunu da sormak, anlamak gerekir.
Yılmaz Hoca, o yılları anlatırken askerî makamlardan gelen ihbarlarla uğraştıklarını, personelin zarar görmemesi için çaba gösterdiklerini söylüyor. Din ile irticanın birbirine karıştırılmaması gerektiğini muhataplarına anlattığını belirtiyor. Zor zamanlarda konuşmak ilim ve yürek ister. O, koca teşkilatı devrederken başını öne eğecek bir şey yapmadan bunu başarmıştı.
Erzurum’un ilim geleneği böyle tecrübelere yabancı değildir. Solakzâdeler gibi hocalarımızın, tek parti yıllarında mülkî ve askerî yöneticilerle kurdukları ilişkiler, şehrin hafızasında yalnızca protokol münasebetleri olarak yaşamaz. Camilerin, medreselerin ve dinî yapıların korunması için gösterilen gayretler de anlatılır. Bir kapıyı açık tutmanın, bir yetkiliye söz geçirebilmenin, bir yanlış kararı geri aldırabilmenin değeri vardı.
Geçmişin bütün şartlarını bugünden eksiksiz bilmemiz mümkün değil. Ancak şu soruyu sormadan hüküm vermemeliyiz: O insanlar yöneticilerle görüşmeselerdi, korumaya çalıştıkları emanetlerin başına ne gelecekti?
Mehmet Nuri Yılmaz Hocaefendi’yi biraz da yetiştiği bu çevrenin tecrübesi içinde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Devletle konuşabilmek, dinin sesini devletin içinde duyurabilmek, siyasî mücadelelerin dinî hayatı bütünüyle kuşatmasını önlemek… Bunlar kolay işler değildi.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın kendisini kapıya kadar uğurlayacak ölçüde gösterdiği hürmet, Süleyman Demirel’in ikazlarına verdiği önem de hocanın gördüğü itibarın hatırlanması gereken taraflarıdır. Farklı siyasî çizgilerden insanların saygısını kazanmak, başlı başına üzerinde düşünülmeye değer.
Peki, memleketinde gördüğü ilgi bu birikimle orantılı mı?
Dadaşkent’te kurulmasına emek verdiği eğitim merkezi, onun Erzurum’a bıraktığı kalıcı hizmetlerden biridir. Bir dönem Mehmet Nuri Yılmaz adını taşıyan bu kurumdan daha sonra adı kaldırıldı. Bugün kurumun taşıdığı Ömer Nasuhi Bilmen ismi hepimizin başının tacıdır. İki Erzurumlu âlimin hatırasını yaşatacak yer de imkân da bulunabilir. Birine hürmet ederken diğerinin emeğini görünmez kılmak zorunda değiliz. Bu, bu şehre yakışmıyor.
Vefa, yalnızca binalara isim vermekle de gösterilmez.
Hocaefendi bugünlerde Erzurum’da. İlmiyle, hafızasıyla, tecrübesiyle aramızda bulunuyor. Kendisine ne sıklıkla başvuruyoruz? Genç din görevlilerimizi onunla buluşturuyor muyuz? Üniversitede, müftülükte, kültür kuruluşlarında sohbetlerini dinlemek için yeterince gayret gösteriyor muyuz?
Bir cuma günü: “Hocam, buyurun; halkımız sizin sohbetinizden istifade etsin demek bu kadar mı zor?
Uzun bir devlet ve din hizmeti tecrübesi, bir insanın hafızasında duruyor. Erzurum’un eski hocalarını tanımış, onların ders halkalarından geçmiş, yakın tarihimizin güçlüklerine içeriden şahit olmuş, yük taşımış bir isimden söz ediyoruz. Hatıraları kaydedilmeli, ilmî sohbetleri düzenlenmeli, gençlerle arasında bir bağ kurulmalıdır.
Bazen siyasî kanaatlerimiz, bir insanın bütün hayatını görmemizi engelliyor. Bir dönemdeki tercihine katılmadığımız için ilmini, emeğini, yetiştirdiği insanları da yok sayabiliyoruz. Bu alışkanlık zamanla yalnızca kişilere zarar vermiyor; şehrin irfanını da yoksullaştırıyor.
Erzurum’u topyekûn suçlamak istemem. Hocaya sevgi ve hürmet besleyen insanların bulunduğunu biliyorum. Fakat kurumlarımızın ve ilim çevrelerimizin kendilerine sorması gereken sorular var. Yaşayan değerlerimizle kurduğumuz ilişkiyi gözden geçirmeliyiz.
Bir insanın mütevazılığı, unutulmasına gerekçe olmamalı. Kendisini hatırlatmak için kapı kapı dolaşmaması, hizmetlerinin hatırlanmamasını haklı çıkarmaz.
Vefatlarından sonra büyüklerimizin arkasından güzel cümleler kurmakta mahiriz. Asıl mesele, hayattayken kapılarını çalabilmek; birikimlerinden faydalanmak ve kendilerine ihtiyaç duyulduğunu hissettirmektir.
Mehmet Nuri Yılmaz Hoca bu şehirde yaşıyor. Söyleyecek sözü, aktaracak bilgisi, paylaşacak tecrübesi var.
Erzurum’un yapacağı şey, o söze kulak verecek meclisleri çoğaltmak.