Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkemizin durumu hiç de iyi değildi. Hastalıklar, savaşlar, yoksulluklar milletin belini bükmüş, yaşam kalitesini aşırı derecede düşürmüştü. Osmanlı’nın son dönemlerini anlatan bazı yabancı yazarlar da bizim bu durumuzu görmüş, Osmanlı’ya hasta devlet yakıştırmasını da bu gözlemleri üzerinden vermişlerdi.
Rus yazar Vladimir Petroviç Davidov 1835 yılında İstanbul’u ziyaret etmiş, İstanbul Seyahati adlı bir eser yazmıştı. Bu eserinde yazar, II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıp yerine kurduğu Asakir-i Mansure-i Muhammediye (Hz. Muhammet’in muzaffer askerleri) askerlerinin içler acısı durumda olduğunu, onların on altı yaşlarında göründüğünü, Rusların atlarının bile üzerine atmayacağı kalın çuhadan yapılmış elbiseler giydiğini, ayakkabı yerine başmak (papuç) giydiklerini, paltolarının kısa olduğunu, öyle ki bu kıyafetlerin askerlerin iç çamaşırını bile örtmediğini dile getirmiştir.
Benzer bir gözlemi emekli bir Rus general olan Vsevolojki de dile getirmiştir. Vsevolojki 1836’da sivil olarak geldiği İstanbul’da Osmanlı askerî reformlarını daha detaylı gözlemleme imkânı bulmuş, o da değişim teşebbüslerini modern askerî yapıya ulaşmak için beyhude çabalar olarak değerlendirmiştir. Vsevolojki Osmanlı askerlerinin büyük bir kısmının 16-17 yaşlarında, derli toplu, disiplinli durmayı bilmeyen çocuklardan oluştuğunu, kimisinin boynunda boyun bağı, kimisinin düğmeleri çözülmüş çıplak göğsünün ortada olduğunu, hatta nöbette iken çıplak ayaklısını gördüğünü ifade etmiştir.
İngiliz ajanı Lawrance de Bilgeliğin Yedi Direği adlı eserinde Arnavutluk, Trakya, Yemen, Hicaz, Suriye, Mezopotamya, Ermenistan’daki halkların Türklere karşı ayaklandıklarını, tüm yükün zavallı Anadolu halkının omuzlarına kaldığını, Anadolu köylüsünün İmparatorluğu korumak için daha fazla asker gönderdiğini, bu durumun da Anadolu köylüsünü daha da fakirleştirdiğini dile getirmiştir. Yazısının devamında Lawrance, “Bu zavallı askerler, şan-şöhret ve gösteriş düşkünü şarklı subayların doğal kurbanıydılar. Körü kürüne ölüme sürükleniyorlar, ya da bu şarklı subaylar tarafından savaş meydanlarında hiç umursamadan yapayalnız bırakılıyorlardı. Gerçekten de biz Türk askerlerinin başlarındaki komutanlarının iğrenç tutkuları nedeniyle bir savaş meydanından başka bir savaş meydanına sürüklendiğini görmüştük… Esir alınan bazı Türk askerlerinin ağızlarından tıbbi muayeneden geçirildiğinde pek çoğunun zührevi hastalıklardan kıvrandıklarına tanık olmuştuk. Frengi ve benzeri hastalıklar Türkiye’de henüz bilinmiyordu” diye ifade etmektedir.
Mehmet Akif Ersoy’un da bir köy yerinde toplanmış olan halkı tasvir ederken ortaya koymuş olduğu durum yukarıda anlatılanlardan farklı değildir.
" Bet beniz sapsarı bîçarelerin hepsinde/Ne olur bir kişi olsun görebilsem zinde! /Şiş karın sıska çocuklar gibi, kollar sarkık/ Arka yusyumru, göğüs çökmüş, omuzlar kalkık /Gözlerin busbulanık rengi, kapaklar şiş şiş/Yüz buruşmuş, uzamış, cephe daralmış, gitmiş/…
Gövde teşrihlere (iskelete) dönmüş, o bacaklar değnek;/Daha yaş yirmi iken eller, ayaklar titrek… (Safahat, s.357)
Bu tasvirler bir zaman sonra Sarıkamış dağlarında donarak şehit olacak 90 bin askerimizin habercisi gibidir. Askerlerimiz donarak ölürken büyük bir ihtimalle Rus yazar Vladimir Petroviç Davidov’un belirtmiş olduğu, Rusların atlarının sırtına atmayacağı çullar onların sırtında vardı. Erzurum’da o dönemi anlatan büyüklerimiz, askerlerimizin donarak ölmesinden sonra o dağlarda kurt sayısının arttığını, kurtların donmuş şehitlerimizi yediğini ve o dağlarda birkaç yıl kurt sayısının fazla olduğunu ifade etmektedirler. Bizler o dönemde bırakın askerimizin dirisine, ölüsüne bile sahip çıkamamıştık.
15 Temmuz sürecinde de on binlerce gencimizi kuzu postuna bürünmüş kurt zihniyetli FETÖ’ye kaptırmadık mı? Bu gençlerimizin eğitiminde göstermiş olduğumuz zafiyet onların beyinlerini buz hâline getirmiş ve onları bize, bu memlekete düşman etmişti.
Genç kelimesinin Farsçada hazine anlamı vardır. Biz kendi hazinemize sahip çıkamıyoruz. Bugün yine yüzbinlerce gencimizi üniversitelere doldurarak onları beyaz yakalı işsiz konumuna getirdik.
Öğretmenler gününü büyük bir coşku ile kutladık, fakat yetiştirmiş olduğumuz gençlere umutlu bir gelecek bırakabiliyor, tarihten ders alıyor muyuz? Maalesef bu soruların cevabı zihnimizi meşgul etmeye devam etmektedir.
Teşekkürler başarılar çok doğru