Toplum olarak çoğu zaman kötülüğün kaynağını dışarıda arıyoruz. Ya şartları suçluyoruz ya insanları ya da kaderi!
Kimi zaman siyasileri hedef alıyoruz, kimi zaman dijital çağın geldiği noktayı. Hemen her durumda sorgulama yapıyoruz;
Gençlik nereye gitti?
Toplum neden bozuldu?
Yolsuzluk, arsızlık, adam kayırma neden arttı?
Oysa asıl mesele, insanın kendi eliyle inşa ettiği hayatın sonucuyla yüzleşmesidir. Asıl mesele her insanın kendi kapısının önünü temizlemesidir.
***
Günlük hayatta rastlamışsınızdır, gayet müzevazi ailelerin çocukları açık saçık giyinerek tezat bir görüntü sergiler...
Anne türbanlı veya çarşaflı olmasına rağmen yanındaki kızı göbeği açık olarak gezip dolaşmaktan hiç bir rahatsızlık duymaz. Hatta duyduğu rahatsızlık yanındaki annesinin kılık kıyafetidir!
Yada ailesi muteasıp bir kişinin dini değerlerin dışında yapılabilecek her şeyi rahatlıkla yapması gibi!
Toplumumuzda bu tür durumlar ile çokça karşılaşabilirsiniz. Sorunun kaynağını düzene, siyasete, coğrafyaya veya çağa yönlendirmek bence sorumluluktan kaçmaktır. Başta da dediğim gibi, önce kendi kapımızın önünü süpürüp sonra komşuya bakmalıyız...
Dini yalnızca camide değerlendirip, günlük hayatının her anında dinden uzak duran bir aile büyüğünün önce kendisini sorgulaması gerekmez mi?
Çocuğuna ahlakın faziletini yaşayarak öğretmeyen bir velinin şikayet etmesi be kadar gerçekçi?
***
Okulların tatil olduğu bir dönemdeyiz...
Bazı anneler şimdiden şikayet etmeye başlamış bile, “ çocuk okula gitmiyor, şimdi bunla kim ilgilenecek, yaramazlıkları ile kim başa gelecek” diye...
Eğitim yuvasını çocuktan kurtuluş, kafa dinleme imkanı olarak gören bir anlayış...
Ve günüzümde gelinen nokta.
Detayları yazmaya gerek yok, hemen herkezin malumu.
Sorunu birilerine veya bir yerlere havale etmeden önce kendimizi, aile yaşantımızı sorgulamalıyız.
Gerisi zaman içinde çorap söküğü gibi gelecektir.
***
Rivayete göre Behlül Dana, bir gün Abbasi Halifesi Harun Reşid’in huzuruna çıkar. Üstü başı toz içindedir. Halife merakla sorar:
“Behlül, nereden geliyorsun?”
“Cehennemden geliyorum.”
“Ne işin vardı orada?”
“Ateş almaya gitmiştim.”
“Peki, getirdin mi?”
Behlül’ün cevabı düşündürücüdür:
“Hayır. Cehennemin bekçileri, ‘Burada ateş bulunmaz. Herkes ateşini dünyadan kendisi getirir.’ dediler.”
Bu kısa diyalog, yüzlerce sayfalık nasihatten daha güçlü bir mesaj taşır. Çünkü insanın karşılaşacağı sonuçların, çoğu zaman kendi tercihleriyle şekillendiğini hatırlatır. Kin, kibir, haksızlık, zulüm ve merhametsizlik… Bunların her biri, insanın kendi elleriyle tutuşturduğu bir kıvılcım gibidir. O kıvılcımlar zamanla yalnızca başkalarını değil, sahibini de yakar.
Bugünün dünyasında da durum farklı değildir. Toplumsal huzursuzluklardan aile içi çatışmalara, çevre tahribatından adalet duygusunun zedelenmesine kadar pek çok sorunun temelinde insanın kendi seçimleri vardır. Sonra da ortaya çıkan sonuçlara şaşırır, suçu başkalarında ararız.
Behlül Dana’nın verdiği mesaj, aslında bir muhasebe çağrısıdır. “Cehennemin ateşi” yalnızca ahirete dair bir sembol değildir. Öfke, nefret ve vicdansızlıkla örülen bir hayatın dünyadaki karşılığı da insanı içten içe yakar, toplumu darmadağın eder.
***
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur, bugün hangi davranışlarımızla yarının ateşini hazırlıyoruz? Yoksa iyilik, adalet ve merhametle hem kendi yolumuzu hem de başkalarının yolunu aydınlatacak bir ışık mı taşıyoruz?
İnsan, sonunda yalnızca yaptıklarıyla karşılaşır. Ateşi de ışığı da yanında götüren yine kendisidir.