2024 yılı Ekim ayı sonlarıydı, Facebook’ta takip ettiğim ‘Arkeoloji Tarihi’ sayfasında bahsedilmişti ondan. İlk tanışmamdı ve fakat çok ilgimi çekmişti o avangart batılı filozof…
Gün gelir, bir gerekçe doğar, köşemde veya bir kitabımda paylaşırım diye de ufak notlar almışım. Sonra tabii o notlara eklemeler yaptım; bir yeni gerekçe doğdu mu doğmadı mı, bilemiyorum, bu göreceli; ama siz sevgili okurlarımla paylaşacağım şimdi:
★★
“Bir çağı, hem de Avrupa karanlığının tüm zamanlardaki odağı Ortaçağ’ı kapatacak kadar etkileyici bir filozoftu Giordano Bruno...
Avrupa tarihinin milat sonrası en karanlık dönemi Ortaçağ, 24’te Kilisenin beş kişiyi kara büyü yapmakla suçlayıp diri diri ateşe atmasıyla başlar ve 1216 yıl sonra, yine Kilisenin korkusuz Rönesans filozofu, bilim adamı Giordano Bruno’yu yine canlı canlı yakmasıyla son bulur… “
Bruno, doğa, evren ve tanrı konularıyla çağına göre rasyonel sayılabilecek sınırlarda ilgilenerek Kilisenin asla affetmeyeceği suçlar işliyordu. Nitekim artan baskılar sonunda Roma’ya kaçmak zorunda kaldı. İşlemediği bir cinayetle suçlanınca, buradan da Cenevre’ye gitti. Bir süre sonra, bazı safsatalara karşı bir bildiri yayınladı, Kilise tarafından tutuklandı, aforoz edildi ve ağır işkenceler gördü…
Bununla kalmadı; çok ağır koşullar altında önce İsviçre’ye sonra da Fransa’ya sığındı 1583’te, Oxford Üniversitesinde, Kopernik’in Yeni Evren kuramı konusunda bir dizi konferans verdi. 1585’te Paris’e döndü. Ne var ki, Paris’te Kiliseler arası barış anlaşması sarsılmış, kavgaya dönüşmüştü. Bruno bu yeni havaya hiç aldırmadan, Katolik Kilisesi’nin bağnaz tutumunu acımasızca eleştirdi. Paris Katolik Kilisesi’nin egemenliğindeydi; dolayısıyla artık Paris’te de kalamazdı; Almanya’ya sığındı. Burada, ‘Yüz Altmış Makale’ adlı eserini yayınladı. Kitabında bütün dinlerin barış içinde bir arada yaşamaları gerektiğini vurguluyor ve hoşgörüyü savunup bağnazlığı yeriyordu. İşin bu tarafı size oldukça tanıdık gelmiş olmalı: Bizim inanç ve kültür coğrafyamızda Mevlâna Celaleddin-i Rûmî’nin 13.yüzyıl ortalarında benimseyip Anadolu’da yaydığı muhteşem düşünce ve bakışla büyük benzerlik gösteriyordu.
Ancak avangart filozofun fikirleri bu sefer de Protestan Kilisesi tarafından, ‘kabul edilmiş Protestan doktrinlerine aykırı düşünceler’ taşıdığı gerekçesiyle aforoz edildi.
Engizisyon Bruno’yu Felsefeci değil, casus olduğu iddiasıyla yakalayıp zindana attı. Yedi yıl işkence ettiler.
Bruno’dan, herkesin önünde, bilimi lanetlemesini istiyorlardı. Ama Bruno’ya bunu yaptırabilecek işkence yoktu. Defalarca kendi kendisine şu sözleri tekrarlıyordu: ‘Dayan. Mert ol. Cahillerin yargısı seni tehdit etse bile, fikrinden dönme. Işığı karanlıktan ayıracak bir yüksek akıl mahkemesi vardır. Kahramanlar bedenin değil ruhun ölümünden korkarlar!..’
★★
Bruno, yedi yıl süren baskı ve işkencelere rağmen, geri adım atmıyor, özür dilemiyor, ‘Geri alınacak hiçbir sözüm yok’ diyordu.
Papa VIII. Clemens sıkıldı ve ‘Artık bitirin bu işi’ dedi. Emir yerine getirildi ve Bruno yakılarak ölüme mahkum edildi.
Yüzlerce Romalı, ünlü bir dinsizin yakılmasını seyretmeye koşuyordu.
Papa, 50 Kardinal ve bütün ülkelerden özel olarak bu büyük kilise şölenine (!?!) gelen konuklar meydanı doldurmuştu…
Romalılar, başına taç yapıp övünmeleri gereken bu büyük insanla alay ediyor, ona küfrediyorlardı. Kalabalıkta biri, ‘Bruno sevinsene! Pek yakında, var olduğunu söylediğin dünyalara göç edeceksin’ diye bağırıyordu. Bruno, bir odun yığınına çıktı. Korkusuzca seyircilerinin gözlerinin içine baktı. Odunlar tutuşturuldu. Papazlar heyecanla Bruno’nun hiç olmazsa bu son dakikalarda fikirlerinden döneceğini ve büyük bir zafer kazanarak mutlu olacaklarını sanıyorlardı.
Hüküm, yüzüne karşı okunduğunda, Bruno, ‘Ölmemi buyuran sizler, şu anda benden daha fazla korkuyorsunuz!’ diye haykırınca, susturabilmek için ağzına bir askerin mendilini tıkadılar. Öpmesi için uzatılan haça tükürdü. Dilini kerpetenle kopardılar ve diri diri yaktılar.
Ağzından ne bir af dileği, ne bir inilti çıktı.
Bilincini de kaybetmemişti. Tam 400 yıl sonra, haklı bulunarak heykeli dikildi.
Nereye mi?
Yakıldığı, Roma'nın meşhur “CampodeiFiori” meydanına…
★★
Turist olarak Roma’ya gidenler illaki görmüşlerdir o meydanı ve Bruno’nun heykelini. Merak edip hikâyesini sormuşlar mıdır, kim bilir?
Bu arada Latince ‘CampodeiFiori’ sözcüğünün Türkçe karşılığı ‘Çiçek Tarlası’ demekmiş.
İtalyan gençler belii günlerde o heykeli canlı çiçeklerle, çiçek tarlasına dönüştürüyor, hiç çiçeksiz bırakmıyorlar.
Bu arada Bruno da bizi şu ünlü ve ölümsüz vecizesiyle ikaz ediyor: ‘Kâinatın yaratıcısı, iradesin kâinata hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Kâinatın yaratıcısnı…’