Sağlığımızı ne zaman düşünmeye başlıyoruz? Bir tahlil sonucumuz sınırın üzerine çıktığında mı, tartıdaki sayı yükseldiğinde mi, doktorumuz “artık beslenmenize dikkat etmelisiniz” dediğinde mi?
Oysa sağlığın asıl hikâyesi hastalık ortaya çıktığında değil, çok daha önce başlıyor.
3-9 Eylül tarihleri arasında kutlanan Halk Sağlığı Haftası da bize tam olarak bunu hatırlatıyor: Sağlığı korumak, hastalandıktan sonra tedavi aramaktan çok daha erken başlamalı. Çünkü halk sağlığının temelinde yalnızca hastalıkları tedavi etmek değil, hastalıkları mümkün olduğunca ortaya çıkmadan önlemek ve yaşam kalitesini yükseltmek var.
Peki beslenme bu hikâyenin neresinde?
Tam merkezinde.
Her gün yaptığımız besin seçimleri yalnızca kilomuzu belirlemiyor. Yeterli ve dengeli beslenme; kalp-damar hastalıkları, diyabet ve obezite gibi kronik hastalıkların riskini azaltmaya yönelik koruyucu yaşam biçiminin önemli parçalarından biri. Üstelik sağlıklı beslenmek, sürekli “diyet yapmak” anlamına da gelmiyor.
Sebze ve meyvelere soframızda daha fazla yer açmak, yeterli protein almak, baklagilleri ve tam tahılları dengeli tüketmek, su içmek; aşırı tuz, şeker ve yüksek oranda işlenmiş ürünleri sınırlandırmak… Bunların her biri küçük görünebilir. Ancak sağlık, çoğu zaman tek bir büyük karardan değil, her gün tekrarlanan küçük kararlardan oluşuyor.
Elbette sağlığın tek belirleyicisi beslenme değil. Düzenli hareket etmek, yeterli uyumak, tütün ürünlerinden uzak durmak ve gerekli sağlık kontrollerini aksatmamak da koruyucu sağlığın vazgeçilmez parçaları.
Belki bu Halk Sağlığı Haftası'nda kendimize yeni bir soru sormalıyız:
“Hastalandığımda ne yapacağım?” yerine, “Bugün sağlığımı korumak için ne yapıyorum?”
Çünkü sağlıklı yaşam, kısa süreli bir diyet programı değil; gelecekteki kendimize bugün yaptığımız en değerli yatırımdır.