Bismillâhirrahmânirrahîm.
“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir.”
Kur’ân’ın yüz on ikinci sûresi yalnızca dört âyettir. Fakat bu dört kısa âyet, insan zihninin Allah hakkında düşebileceği hemen bütün büyük yanılgıların önünü keser. Allah kaçtır? Allah’ın bir başlangıcı var mıdır? Bir şeye ihtiyaç duyar mı? Kendisinden başka ilâhlar meydana gelir mi? Evrenle aynı cinsten midir? Bir şeye benzer mi? İnsan Allah’ı gördüğü, bildiği varlıklara kıyaslayabilir mi?
İhlâs sûresi bütün bu soruların karşısına dört cümleyle çıkar.
Ve âdeta şöyle der:
Allah’ı yaratılmışlardan hareketle ölçmeyin. Çünkü O, yaratılmışlardan biri değildir.
Allah birdir; fakat sayıların biri gibi değil
Sûre, “Kul hüvallahu ehad” diye başlar:
“De ki: O Allah, Ehad’dir.”
Buradaki birlik, yalnızca matematikteki “bir” değildir. Bir elmanın yanına ikinci elmayı koyabilirsiniz; iki elma olur. Bir insanın yanına başka bir insan gelir; iki insan olur. Çünkü bunların hepsi kendi türlerinin fertleridir.
Allah’ın “bir” oluşu böyle değildir.
O’nun ikincisi düşünülemez. Benzeri bulunamaz. Parçalardan meydana gelmez. Başka varlıklarla aynı kategoriye girmez.
Bu sebeple Allah’ın birliğini yalnızca “Bir tane Allah vardır” şeklinde anlamak eksik kalır. Tevhid bundan çok daha derindir:
Varlığın mutlak kaynağı birdir. Mutlak kudret birdir. Mutlak irade birdir. Mutlak hâkimiyet birdir.
Eğer iki mutlak irade bulunsaydı, ikisinden biri diğerinin iradesini sınırlayabilirdi. Sınırlanan ise artık mutlak olamazdı.
İhlâs sûresi daha ilk âyetinde insan zihnini çoğulluktan kurtarıp tek merkeze yöneltir.
Allah Samed’dir
İkinci âyet yalnızca iki kelimedir:
“Allahü’s-Samed.”
Fakat belki de sûrenin bütün anlam dünyası bu kelimede toplanmıştır.
Samed; hiçbir şeye muhtaç olmayan, fakat her şeyin kendisine muhtaç olduğu demektir.
Bir an kendi hayatımıza bakalım.
İnsan birkaç dakika havasız yaşayamaz. Susuz kalırsa bedeni çöker. Yemek ister. Uyku ister. Isıya muhtaçtır. Dünyanın çekim kuvvetine, atmosferine, güneşe, toprağa muhtaçtır. Kalbinin çalışmasına, damarlarından kan geçmesine, hücrelerinin oksijen almasına muhtaçtır.
Bazen kendimizi bağımsız zannederiz.
Oysa bir bardak suyun arkasında bile devasa bir ihtiyaç zinciri vardır: Güneş, buharlaşma, bulutlar, atmosfer, yağmur, toprak, kaynaklar…
Elimizde tuttuğumuz küçücük bir ekmek parçasında güneşin ışığı, toprağın mineralleri, yağmurun suyu, çiftçinin emeği vardır.
Yaratılmış olmak, muhtaç olmak demektir.
İşte İhlâs sûresi burada insan zihninde muazzam bir kapı açar:
Bütün varlıklar birbirine muhtaçtır; fakat bu ihtiyaç zincirinin sonunda kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan bir Mutlak Varlık bulunmalıdır.
O da Allah’tır.
Biz nefes alarak yaşarız; O nefese muhtaç değildir.
Biz zaman içinde yaşarız; zamanı yaratan O’dur.
Biz mekânda bulunuruz; mekân O’nun eseridir.
Biz sebeplerle ayakta dururuz; sebepler de O’na muhtaçtır.
Samediyet, insanın Allah karşısındaki yerini anlamasıdır.
İnsan ne kadar zenginleşirse zenginleşsin muhtaçtır. Ne kadar güçlü olursa olsun muhtaçtır. Ne kadar bilgi sahibi olursa olsun muhtaçtır.
Bu hakikati bilen insanın kibri kırılır.
Çünkü bilir ki cebindeki para da, beynindeki bilgi de, damarındaki kan da kendisine ait mutlak bir mülk değildir.
Doğurmamış ve doğmamıştır
Üçüncü âyet:
“Lem yelid ve lem yûled.”
“Doğurmamış ve doğmamıştır.”
İnsan zihni bilinmeyeni bildiklerine benzetmek ister. Dünyada hayat nesiller yoluyla devam ettiği için tarih boyunca bazı toplumlar ilâhlar için de aileler, oğullar, kızlar ve soylar tasavvur etmiştir.
Kur’ân bir cümleyle bu düşünceyi kökünden kaldırır.
Allah doğurmamıştır.
Çünkü doğurmak; türün devamına, bölünmeye, çoğalmaya ve ihtiyaca ait bir yaratılmışlık özelliğidir.
Allah’ın varlığını sürdürebilmek için çocuğa ihtiyacı yoktur. Mülkünü devredeceği bir vârisi yoktur. Kudretini paylaşacak bir ortağı yoktur.
Ardından daha da temel bir hüküm gelir:
“Doğmamıştır.”
Yani O’ndan önce O’nu meydana getiren bir varlık yoktur.
Her doğanın bir öncesi vardır. Her yapılanın bir yapanı vardır. Her meydana gelen şeyin bir başlangıcı vardır.
Allah ise meydana gelmiş değildir.
Çünkü Allah da meydana gelmiş olsaydı, “Onu kim meydana getirdi?” sorusu başlayacak ve bu soru sonsuza kadar sürecekti.
İhlâs sûresi bu zinciri keser:
Allah başlangıcı olmayan başlangıçtır.
Varlığı başkasından alınmış değildir.
Hiçbir şey O’nun dengi değildir
Ve son hüküm:
“Ve lem yekün lehû küfüven ehad.”
“Hiçbir şey O’nun dengi değildir.”
Belki insanın Allah hakkında bilmesi gereken en önemli ölçülerden biri budur.
Allah’ı anlatmak için kullandığımız kelimeler bizim dünyamızdan gelir. “Bilmek” deriz, “görmek” deriz, “işitmek” deriz, “kudret” deriz.
Fakat Allah’ın bilmesi bizim bilmemize benzemez.
Biz öğreniriz; O’nun ilmi sonradan kazanılmış değildir.
Biz bir yere bakarak görürüz; O’nun görmesi göze ve ışığa bağlı değildir.
Biz ses dalgalarıyla işitiriz; O’nun işitmesi kulağa bağlı değildir.
Biz güç kullanırken yoruluruz; O’nun kudreti eksilmez.
Çünkü:
Yaratıcı, yarattıklarına benzemez.
Bir ressamın yaptığı tablo ressama benzemez. Bir mimarın yaptığı bina da mimarın kendisi değildir. Öyleyse kâinatın yaratıcısını kâinatın içindeki nesnelerden biriymiş gibi düşünmek nasıl doğru olabilir?
Dört âyet, büyük bir özgürlük
İhlâs sûresi sadece Allah’ı tanıtmaz; insanı da özgürleştirir.
Allah bir ise insanların kutsallaştırdığı sahte güçler küçülür.
Allah Samed ise servetin, makamın ve insanların önünde mutlak bir bağımlılık içinde eğilmeye gerek kalmaz.
Allah doğmamış ve doğurmamışsa ilâhlık herhangi bir aileye, soya veya kavme ait değildir.
Ve hiçbir şey Allah’ın dengi değilse hiçbir insan, hiçbir lider, hiçbir devlet, hiçbir servet ve hiçbir ideoloji mutlaklaştırılamaz.
İşte tevhidin sosyal ve ahlâkî sonucu da budur:
Allah büyüdükçe insanın gözünde dünyanın putları küçülür.
İhlâs sûresi dört âyettir.
Fakat insan bu dört âyetin hakikatini gerçekten kavrayabilse, varlığa bakışı değişir.
Gökyüzüne başka bakar. Kendine başka bakar. Mala, makama, hayata ve ölüme başka bakar.
Çünkü artık bilir:
Her şey muhtaçtır; Allah Samed’dir.
Her şeyin başlangıcı vardır; Allah’ın yoktur.
Her şeyin bir benzeri bulunabilir; Allah’ın bulunamaz.
Her şey O’na muhtaçtır; O hiçbir şeye muhtaç değildir.
Ve insanın kalbi sonunda varacağı merkezi bulur:
“De ki: O Allah birdir.”