Rakamlar bazen uzun konuşmalardan daha fazla şey anlatır.
Erzurum'un 2026 yılının ilk altı ayında gerçekleştirdiği ihracat yaklaşık 21,9 milyon dolar. Üstelik bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 37,5'lik bir artış söz konusu.
İlk bakışta sevindirici bir tablo.
Öyle de...
Meseleye başka bir açıdan bakalım.
Yaklaşık 750 bin nüfusu olan, tarım ve hayvancılıkta Türkiye'nin önemli merkezlerinden biri sayılan, iki organize sanayi bölgesine sahip, üniversiteleri bulunan, Kafkasya'ya ve İran'a açılan yolların üzerinde duran Erzurum için 21,9 milyon dolarlık altı aylık ihracat gerçekten yeterli midir?
Bence “Erzurum ne üretiyor sorusundan önce, ürettiğini neden yeterince satamıyor konusunu tartışmalıyız.”
Çünkü üretmek tek başına kalkınmak değildir.
Ürettiğinize pazar bulabiliyorsanız, onu markalaştırabiliyorsanız, şehrinizin sınırlarının dışına taşıyabiliyorsanız ve nihayet ülkenizin sınırlarının ötesinde para eden bir değere dönüştürebiliyorsanız gerçek anlamda ekonomik güç meydana getirmiş olursunuz.
Aksi hâlde üretirsiniz; katma değeri başkası toplar.
***
Biz Anadolu şehirlerinin kalkınmasını konuşurken yıllardır benzer cümleleri tekrar ediyoruz:
Fabrika lazım.
Yatırım lazım.
Teşvik lazım.
Organize sanayi bölgesi lazım.
Elbette hepsi lazım.
Nitekim Erzurum açısından sevindirici gelişmeler de var. 2. Organize Sanayi Bölgesi'nin genişletilmesi için 650 hektarlık ilave alanın tahsis süreci tamamlandı. Sanayi altyapısının büyümesi, yeni yatırımcıların gelmesi ve yeni istihdam alanlarının oluşması bakımından son derece önemli bir gelişme.
Fakat ben bugün başka bir soru soruyorum: Ürettikten sonra ne yapacağız?
Çünkü fabrikanın bacasının tütmesi ekonomik sürecin sonu değil, başlangıcıdır. Malı üretmek kadar onu satabilmek de maharettir. Hatta günümüz dünyasında çoğu zaman asıl büyük para üretimden ziyade marka, dağıtım ve pazarlama tarafında kazanılıyor.
Bir kilogram ürünü Erzurum'da üretip başka bir şehirde paketliyor, başka bir marka altında satıyor ve asıl katma değeri orada bırakıyorsak; üretmiş olabiliriz ama zenginleşmiş olmayız.
Erzurum'un artık üretim ekonomisinden değer ekonomisine geçmesi gerekiyor.
51 Ülkeye Ulaşabiliyorsak Mesele Mesafe Değil
Güncel ihracat verilerinde benim özellikle dikkatimi çeken başka bir husus var.
Erzurum yılın ilk yedi ayında 51 ülkeye mal göndermeyi başarmış. Demek ki Erzurum'dan dünya pazarlarına ulaşmak mümkün. Üstelik listenin üst sıralarında kimler var?
Gürcistan...
Irak...
Azerbaycan...
Özbekistan...
Yani geçtiğimiz haftalarda bu sütunlarda söylediğimiz şey rakamlarda da karşılığını buluyor:
Erzurum'un ekonomik pusulasının ibresi, daha fazla doğuyu göstermelidir.
Gürcistan'a ilk altı ayda yaklaşık 7 milyon dolarlık, Irak'a 4,5 milyon dolarlık ihracat yapılmış. Bunlar bize çok önemli bir şey söylüyor.
Demek ki o kapı açılabiliyor.
Mesele şimdi o kapıdan kaç firmanın geçeceğidir.
Geçtiğimiz haftalarda “Erzurum'un tüccarları doğuya yürümeli” derken tam da bunu anlatmaya çalışmıştım.
Bugün aynı düşünceyi bir adım ileri götürüyorum:
Doğuya gitmek yetmez; orada kalıcı pazar kurmak gerekir.
***
Belki biraz iddialı olacak ama Erzurum'un artık bir “ihracatçı şehir” kültürü oluşturması gerektiğini düşünüyorum.
Her üretici ihracatçı olmak zorunda değildir. Fakat şehir, ihracat yapmayı bilen insan yetiştirmek zorundadır.
Yabancı dil bilen...
Dış pazar araştıran...
Gürcistan'ın hangi ürünü istediğini bilen...
Azerbaycan'daki dağıtım kanallarını tanıyan...
Irak'taki toptancıyla temas kurabilen...
Özbekistan'da hangi ürün grubunda boşluk bulunduğunu araştıran...
Uluslararası fuarlarda müşteri arayan...
E-ticareti ve dijital ihracatı bilen gençler yetiştirmek zorundayız.
Çünkü ihracat yalnız kamyona mal yüklemek değildir.
İhracat bir bilgi işidir.
Bir ilişki işidir.
Bir ısrar işidir.
Ve her şeyden önce bir pazar bulma sanatıdır.
Bir şehrin yüzlerce üreticisi olabilir. Ama onları dünya pazarına bağlayacak insanları yoksa üretim kendi coğrafyasının içine hapsolur.
***
Önümüzde çok güzel bir fırsat var.
9-13 Eylül tarihlerinde Erzurum'da Doğu Anadolu Gıda Tarım ve Hayvancılık Fuarı düzenlenecek.
Ben böyle organizasyonları son derece önemsiyorum.
Ama artık fuar anlayışımızı da geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Bir tarım fuarının başarısını yalnız kaç kişinin gezdiğiyle ölçmemeliyiz.
Kaç yabancı alıcı geldi?
Kaç ihracat bağlantısı kuruldu?
Kaç Erzurum firması yeni distribütör buldu?
Kaç üretici ilk defa ihracata başladı?
Bunları da sormalıyız.
Hatta neden Erzurum'daki büyük sektörel fuarlara Gürcistan'dan, Azerbaycan'dan, Irak'tan, İran'dan ve Orta Asya'dan satın alma heyetleri getirmeyelim?
Onlara yalnız stantlarımızı göstermeyelim.
Ürünlerimizi gösterelim.
Çiftliklerimizi gezdirelim.
Fabrikalarımıza götürelim.
Masaya oturalım.
“Bizde bunlar var. Siz ne almak istiyorsunuz?” diye soralım.
İşte fuar o zaman yalnız bir etkinlik olmaktan çıkar, ticaret kapısına dönüşür.
***
Asıl büyük meselelerden biri de markalaşmadır.
Erzurum'un tarımı var.
Hayvancılığı var.
Sütü var.
Peyniri var.
Eti var.
Balı var.
Oltu taşı var.
Çağ kebabı var.
Yöresel ürünleri var.
Ama dünya pazarında kaç tane Erzurum markası biliyoruz?
Hatta Türkiye pazarında kaç tane Erzurum markası ilk akla gelen markalar arasındadır?
İşte üzerinde düşünmemiz gereken mesele budur.
Bir ürünü üretmek başka, o ürünün hikâyesine sahip olmak başka şeydir.
Siz ürünü üretirsiniz, başkası ambalajlar, markalaştırır ve satar.
Sonra sizin bir liraya verdiğiniz üründen başkası beş lira kazanır.
Bu nedenle Erzurum'un hedefi yalnız “daha çok üretmek” olmamalıdır.
Daha değerli satmak olmalıdır.
Bir kamyon daha fazla ürün göndermekten ziyade, aynı kamyonun içindeki ürünün değerini iki katına çıkarabilmeyi konuşmalıyız.
Çünkü zengin şehirler yalnız çok üreten şehirler değildir.
Ürettiğinin değerini belirleyebilen şehirlerdir.
***
Burada tekrar aynı yere geliyoruz.
Her şeyi devletten beklememeliyiz.
Devlet yolu yapar.
Gümrüğü kolaylaştırır.
İhracat teşvikleri verir.
Uluslararası anlaşmaları yapar.
Sanayi arsasını hazırlar.
Bunların hepsi kıymetlidir.
Ama devlet Erzurumlu üreticinin koluna girip Tiflis'te müşteri arayamaz.
Bakü'de distribütör bulamaz.
Bağdat'taki tüccarın kapısını Erzurumlu iş insanının yerine çalamaz.
***
Geçtiğimiz yazıda söylediğimiz gibi:
“Bize destek verilirse gideriz” anlayışından çıkıp,
“Biz gidiyoruz; devletin sunduğu imkân varsa onu da kullanırız” anlayışına geçmeliyiz.
Çünkü girişimcilik, birilerinin size yol açmasını beklemek değildir.
Bazen yolu kendiniz açarsınız.
***
Erzurum'un kaderini değiştirebilecek en önemli zihniyet dönüşümlerinden biri kanaatimce coğrafyaya bakışımızda gerçekleşmelidir.
Türkiye'nin batısından bakıldığında Erzurum uzak bir şehirdir.
Ama Kafkasya'ya, İran'a ve Asya'ya baktığınızda Erzurum bir anda başka bir yere dönüşür.
Ve yakın kapı olur.
Yıllardır Erzurum'un Türkiye'nin doğusunda bulunmasını ekonomik dezavantaj gibi konuşuyoruz.
Belki de mesele yanlış yerde durduğumuz değil, yanlış tarafa baktığımızdır.
Batıya baktığımızda Erzurum uçta kalıyor.
Doğuya baktığımızda ise ön safa geçiyor.
İşte bu yüzden Erzurum'un ekonomik geleceği yalnız yeni fabrikalar kurmakta değildir.
Ürettiğini markalaştırmakta...
Dış pazarı öğrenmekte...
Tüccarını sınırların ötesine göndermekte...
Gürcistan'dan başlayıp Kafkasya'ya, Irak'tan Orta Asya'ya uzanan ticaret ağları kurmaktadır.
21,9 milyon dolarlık ihracatın yüzde 37,5 artmış olması elbette sevindiricidir.
Ama bu rakama bakıp “iyi gidiyoruz” demek yerine başka bir soru sormalıyız:
Erzurum'un gerçek potansiyeli 21,9 milyon dolar mıdır?
Bu şehir bundan çok daha fazlasını yapabilir.
Ama bunun için önce üretmenin tek başına yeterli olmadığını kabul etmeliyiz.
Üretmek maharettir.
Satmak da maharettir.
Markalaşmak daha büyük maharettir.
Dünya pazarında kalıcı olmak ise bambaşka bir zihniyet gerektirir.
Erzurum artık yalnız üreten şehir olmayı değil, satan şehir olmayı hedeflemelidir.
Çünkü bir şehrin zenginliği depolarında ne kadar mal bulunduğuyla değil, ürettiği değerin dünyada ne kadar karşılık bulduğuyla ölçülür.
Netice itibariyle Erzurum'un bundan sonraki ekonomik hedefi, tek cümleyle özetlenebilir:
Üretmek yetmez, artık satmayı da öğrenmeliyiz.