İnsanlık, tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar bilgiye ulaşma imkânına sahip olmadı.
Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucundaki bilimsel çalışmalara erişebiliyor, cebimizde taşıdığımız telefonlarla geçmiş yüzyılların en büyük kütüphanelerinden daha fazla veriye ulaşabiliyoruz.
Fakat bütün bu gelişmelere rağmen kendimizi daha huzurlu, daha anlayışlı ve daha bilge hissediyor muyuz?
İşte belki de çağımızın en önemli sorularından biri budur.
Çünkü bilgi ile hikmet aynı şey değildir.
Bilgi, neyin nasıl olduğunu öğretir.
Hikmet ise neyin neden yapılması gerektiğini gösterir.
Bilgi insana güç verir.
Fakat hikmet, o gücün nasıl kullanılacağını belirler.
Bugün çocuklarımız bizden daha fazla bilgiye sahip olabilir. Dünyanın herhangi bir ülkesindeki gelişmeleri anında öğrenebilir, birkaç dakikalık bir araştırmayla pek çok konuda fikir sahibi olabilirler.
Ancak şu soruyu da sormamız gerekiyor:
Daha fazla bilgiye sahip olmak, daha olgun insanlar hâline gelmek anlamına geliyor mu?
Birçok insan mesleğinde son derece başarılı olabilir.
Fakat öfkesini yönetebiliyor mu?
Farklı düşünen insanlara tahammül gösterebiliyor mu?
Kendisiyle yüzleşebiliyor mu?
Modern dünyanın bize sunduğu imkânlar arttıkça, insan olmanın temel meseleleri değişmiyor. İnsan yine anlam arıyor. Yine sevilmek istiyor. Yine adalet, merhamet ve güven duygusuna ihtiyaç duyuyor.
Belki de bu yüzden mesele yalnızca daha fazla bilgi edinmek değildir.
Asıl mesele, bilginin insanı nasıl dönüştürdüğüdür.
Erzurum, yalnızca taşın ve toprağın şekillendirdiği bir şehir değildir. Aynı zamanda irfanın, sohbetin ve hikmetin de şehridir.
Bu topraklar, İbrahim Hakkı Hazretleri gibi gönül insanları yetiştirmiştir.
Onun asırlar önce söylediği şu söz, bugün hâlâ güncelliğini koruyor:
"İlim kendin bilmektir."
Kendini bilmek...
Sınırlarını bilmek...
Öfkeni tanımak...
Kibrini fark etmek...
Sahip olduğun bilginin seni daha iyi bir insan yapıp yapmadığını sorgulamak...
Belki de hikmet tam olarak budur.
Bugün sosyal medyada birkaç satırlık bilgilerle her konuda hüküm verebilen insanlarla karşılaşabiliyoruz. Bilgi kırıntıları, çoğu zaman derin düşünmenin yerini alabiliyor.
Oysa bilginin en büyük düşmanı her zaman cehalet değildir. Bazen de kibirdir.
İnsan bilmediğini kabul edemediğinde, öğrenmenin kapıları da kapanmaya başlar.
Çünkü hikmet, sadece bilmek değildir.
Bildiğiyle olgunlaşabilmektir.
İyi bir doktor olmak, iyi bir insan olmak anlamına gelmez.
İyi bir öğretmen olmak, merhametli olmakla aynı şey değildir.
İyi bir mühendis olmak, adalet duygusunu garanti etmez.
Meslekler insanın ne iş yaptığını gösterir.
Hikmet ise nasıl bir insan olduğunu.
Önümüzdeki yıllarda yapay zekâ daha da gelişecek. Teknoloji hayatımızın her alanına daha fazla nüfuz edecek. Bilgiye erişim kolaylaşacak.
Fakat bütün bu ilerlemelerin insanlığa fayda sağlayabilmesi için, bilgiyle birlikte hikmetin de büyümesi gerekiyor.
Çünkü insanı kurtaran yalnızca ne bildiği değildir.
Bildikleriyle nasıl bir insan hâline geldiğidir.
Bu noktada şunu sorgulamamız gerekiyor.
Bilgimiz arttıkça gerçekten olgunlaşıyor muyuz?
Yoksa daha fazla şey bilen ama kendisini daha az tanıyan insanlara mı dönüşüyoruz?
Çünkü çağımızın asıl ihtiyacı, daha fazla bilgi değil;
bilgiyi vicdanla buluşturabilecek hikmettir.