Son yıllarda dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde dinî değerlere, kutsallara ve inançlı insanların en hassas kabul ettiği değerlere yönelik hakaretlerin arttığına şahit oluyoruz. Kimi zaman bir tiyatro sahnesinde, kimi zaman bir stand-up gösterisinde, kimi zaman sosyal medyada, kimi zaman da sanat adı altında yapılan bazı çalışmalarla kutsal değerler alay konusu hâline getirilebiliyor.
Bu olaylar yaşandığında tartışma çoğu zaman aynı noktaya geliyor: "Bu ifade özgürlüğü müdür, yoksa kutsala hakaret mi?"
İnsan yalnızca ekmekle yaşayan bir varlık değildir. Onun hayatını anlamlı kılan; inandığı değerler, uğruna fedakârlık yaptığı ilkeler ve kutsal kabul ettiği hakikatlerdir. Kutsalın tamamen yok sayıldığı bir toplumda ise geriye çoğu zaman güç, haz ve çıkar kalır. Böyle bir zeminde alay etmek zekâ, hakaret ise cesaret gibi sunulmaya başlanabilir.
Ama ben meselenin bir başka yönüne daha dikkat çekmek istiyorum.
Bugün yalnızca fikirlerin değil, dikkatin de rekabet ettiği bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medya platformları, dijital yayınlar ve sürekli yenilenen gündem, görünür olmayı her zamankinden daha önemli hâle getirmiştir. Artık birçok kişi için en değerli sermaye bilgi değil; insanların dikkatini üzerine çekebilmektir.
Psikoloji bize önemli bir gerçeği göstermektedir. İnsan beyni, olağan ve sakin olaylardan çok; sıra dışı, çatışmalı ve sarsıcı olaylara yönelmeye eğilimlidir. Olumsuz haberler, sert eleştiriler ve provokatif çıkışlar çoğu zaman övgülerden daha fazla dikkat çeker. Bunun sebebi, beynimizin tehlike ve çatışma içeren uyaranlara karşı doğal olarak daha duyarlı olmasıdır.
Belki de bu yüzden bir insan yıllarca kıymetli çalışmalar yapmasına rağmen sınırlı bir ilgi görürken, tek bir provokatif cümleyle günlerce konuşulabilmektedir.
Elbette kutsal değerlere hakaret eden herkesin aynı sebeple hareket ettiğini söylemek doğru olmaz. Kimi bunu ideolojik sebeplerle yapabilir, kimi mizah yaptığını düşünebilir, kimi ise gerçekten ifade özgürlüğü sınırları içinde kaldığına inanabilir. Ancak günümüzün dikkat ekonomisinde, aykırı ve provokatif söylemlerin çok daha hızlı yayılması; bazı kişileri toplumun en hassas değerleri üzerinden görünür olmaya teşvik edebilmektedir.
Ne var ki dikkat çekmek ile değer üretmek aynı şey değildir.
Bir insanın çok konuşulması, söylediklerinin doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde büyük tepki toplamak da büyük bir fikir ortaya koyduğu anlamına gelmez. Tarih boyunca kalıcı olanlar, gürültü çıkaranlar değil; insanlığa değer katanlar olmuştur.
İfade özgürlüğü, demokratik toplumların vazgeçilmez bir değeridir. İnsanlar farklı düşünebilir, eleştirebilir ve kanaatlerini dile getirebilirler. Ancak özgürlük ile hakaret arasında ince ama son derece önemli bir çizgi vardır. Başkasının mukaddes kabul ettiği değerlere aşağılayıcı bir üslupla saldırmak, düşünce üretmek değil; birlikte yaşama ahlâkını zedelemektir.
Medeniyet, yalnızca konuşabilme özgürlüğü değildir. Medeniyet, konuşurken başkasının onurunu, inancını ve kutsalını da gözetebilme olgunluğudur.
Kur'an-ı Kerim, Müslümanlara sadece kendi kutsallarını korumayı değil, başkalarının kutsallarına hakaret etmemeyi de emretmektedir. Çünkü hakaret, hakikati güçlendirmez; öfkeyi büyütür, kutuplaşmayı artırır ve toplumsal barışı zedeler. Müminin tavrı ise öfkeye öfkeyle karşılık vermek değil; vakarını koruyarak hakkı savunmak, hukuk içinde hareket etmek ve güzel ahlâktan ayrılmamaktır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, kutsallar üzerinden yeni çatışmalar üretmek değildir. İhtiyacımız olan; farklı inançlara sahip insanların birbirlerinin en hassas değerlerine saygı gösterebildiği gerçek bir medeniyet ahlâkıdır.
Çünkü bir toplumun büyüklüğü yalnızca bilimde, sanatta veya ekonomide ulaştığı seviyeyle ölçülmez. Asıl büyüklük, en çok karşı çıktığı düşüncenin bile kutsalına gösterebildiği saygıda ortaya çıkar.
Unutmayalım ki;
İfade özgürlüğü insanı yüceltir.
Hakaret ise ne sanattır, ne cesarettir, ne de hürriyettir.
Hakaret, çoğu zaman dikkat çekmenin en kolay; fakat saygınlık kazanmanın en zor yoludur.
Gerçek medeniyet ise dikkat çekmekte değil, değer üretebilmektedir.