Son günlerde muhafazakâr dindarlık ile ahlâk arasındaki ilişkiyi sorgulayan bazı yazılar dikkatimi çekiyor. Bu yazılarda dile getirilen bazı eleştiriler üzerinde ciddiyetle durulması gerektiğine inanıyorum. Ancak kanaatimce, haklı tespitlerden hareketle ulaşılan bazı sonuçlar hem ilmî hem de itikadî açıdan yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır.
Söz konusu yazılarda, dindarlık ile ahlâk arasındaki kopukluk haklı olarak eleştiriliyor. Gerçekten de namaz kıldığı hâlde kul hakkı yiyen, oruç tuttuğu hâlde adaletten uzaklaşan, dinî kimliğiyle öne çıktığı hâlde yalan söyleyen veya kamu malına el uzatan insanların varlığı inkâr edilemez. Böyle bir tablo karşısında sessiz kalmak da doğru değildir.
Ancak doğru bir teşhis, her zaman doğru bir tedavi anlamına gelmez. Sorunları tespit ederken, çözüm adına dinin temel sütunlarını tartışmalı hâle getirmek, bizi başka bir yanlışa sürükleyebilir.
Asıl mesele şudur:
Sorun İslâm değildir.
Sorun mezhep değildir.
Sorun itikat değildir.
Sorun ibadet değildir.
Sorun; bunların ruhundan uzaklaştırılmış, şekle indirgenmiş ve ahlâkla bağı koparılmış uygulanış biçimleridir.
Kur’an-ı Kerim hiçbir zaman ibadeti ahlâkın alternatifi olarak sunmaz. Tam aksine, ibadetin insanı ahlâka ulaştırmasını ister.
Namaz, insanı kötülükten alıkoymalıdır.
Oruç, takvâyı artırmalıdır.
Zekât, cimriliği kırmalıdır.
Hac, kibri eritmelidir.
Eğer bunlar gerçekleşmiyorsa, eksik olan ibadetin kendisi değil; ibadetin ruhudur.
***
Son yıllarda bazı çevrelerde yaygınlaşan bir anlayış da, mezhepleri ve İslâmî geleneği bütün problemlerin kaynağı gibi göstermektir.
Bu yaklaşım doğru değildir.
Evet…
Körü körüne taassup yanlıştır.
Delilsiz fanatizm yanlıştır.
Din adına insanların sömürülmesi yanlıştır.
Fakat mezhep dediğimiz şey, birkaç kişinin keyfî görüşü değildir.
Asırlar boyunca Kur’an-ı Kerim'i ve Sünnet'i anlamaya çalışan büyük müçtehitlerin ilmî birikimidir.
Bugün tıp eğitimi almayan bir insanın kendi kendine ameliyat yapması nasıl doğru değilse, herkesin kendi başına Kur’an'dan hüküm çıkarmaya çalışması da aynı derecede sakıncalıdır.
İlim ehline danışmak taklit değildir; cehaletin önüne geçmektir.
***
Yine bazı değerlendirmelerde "iman" ile "itikat" birbirinin karşıtı gibi sunulmaktadır.
Oysa Ehl-i sünnet anlayışında itikat, imanın temelidir.
İnsan neye inanacağını bilmeden nasıl iman edecektir?
Allah tasavvuru bozuksa…
Peygamber anlayışı yanlışsa…
Ahiret inancı eksikse…
Ortaya sahih bir iman çıkması mümkün müdür?
Sorun itikatta değil; itikadın hayata yansımamasındadır.
Çünkü gerçek iman yalnızca dilde kalan bir iddia değildir.
Kalpte başlar.
Akılda kök salar.
Hayatta meyve verir.
***
Dindarlığın yalnızca sakal, başörtüsü, cübbe, sarık veya hacılık üzerinden ölçülmesi elbette yanlıştır.
Fakat bunun tam karşısında, bu sembolleri küçümsemek de doğru değildir.
Başörtüsü ahlâkın garantisi değildir.
Ama başörtüsü ahlâksızlığın sembolü de değildir.
Sakal insanı otomatik olarak faziletli yapmaz.
Ama sakalı şekilcilikle özdeşleştirmek de haksızlıktır.
İslâm; görünüşü değil, görünüş ile özün birlikte olmasını ister.
***
Toplumumuzun en büyük problemlerinden biri de gerçekten de kul hakkının yeterince konuşulmamasıdır.
Kamu malını yemek…
Adam kayırmak…
Yolsuzluk yapmak…
İftira etmek…
Yalan söylemek…
İnsanların emeğini sömürmek…
Bunların tamamı büyük günahlardır.
Ancak bu gerçeği söylemek için içkiyi, zinayı, faizi veya diğer haramları küçültmeye de gerek yoktur.
İslâm bir günahı anlatabilmek için diğerini değersizleştirmez.
Allah'ın haram kıldığı her şey önemlidir.
Kul hakkı da önemlidir.
İffet de önemlidir.
Faizden kaçınmak da önemlidir.
Adalet de önemlidir.
İslâm bunları birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan hükümler olarak görür.
***
Bugünün insanını tehdit eden en büyük tehlikelerden biri de gerçekten modern dünyanın haz, hız ve tüketim kültürüdür.
Para amaç hâline gelmiştir.
Başarı, insanlığın önüne geçmiştir.
Gösteriş, samimiyetin yerini almaktadır.
Bu eleştiriler yerindedir.
Ancak çözüm, dini küçültmek değildir.
Çözüm, dini yeniden hayatın merkezine yerleştirmektir.
Çünkü vahyin rehberliğinden kopan bir akıl, teknolojiyi putlaştırabilir.
Vicdandan uzaklaşan bir bilim, insanı makineye dönüştürebilir.
Ahlâktan kopan ekonomi ise insanı yalnızca tüketen bir varlığa indirgeyebilir.
***
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir din değildir.
Yeni bir mezhep değildir.
Yeni sloganlar da değildir.
İhtiyacımız olan şey, Kur’an-ı Kerim'in ve Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği dengeyi yeniden kurabilmektir.
İman ile ahlâk…
İbadet ile adalet…
İlim ile hikmet…
Akıl ile vahiy…
Vicdan ile sorumluluk…
Bir arada yaşandığında İslâm gerçek anlamını bulur.
Aksi hâlde ne kuru şekilcilik insanı kurtarır ne de geleneği bütünüyle reddeden bir modern din anlayışı...
Son söz olarak şunu ifade etmek istiyorum;
Dindarlığın ahlâksızlığa kılıf yapılması büyük bir sapmadır.
Fakat bu sapmayı düzeltmenin yolu, mezhebi, itikadı, ibadeti ve İslâm'ın asırlardır oluşmuş ilmî mirasını tartışmalı hâle getirmek değildir.
Çözüm; Kur’an-ı Kerim'e, sahih Sünnet'e ve Ehl-i sünnetin asırlar boyunca inşa ettiği hikmetli dengeye yeniden dönmektir.
Çünkü İslâm ne sadece ibadettir…
Ne sadece ahlâktır…
Ne sadece vicdandır…
İslâm; iman, ilim, ibadet, ahlâk ve adaletin aynı potada buluştuğu ilahî bir hayat nizamıdır.