Direksiyon başına geçtiğimde her gün aynı manzaralarla karşılaşıyorum. Şehir içi ya da şehir dışı fark etmeksizin, kurallara uyan nizami bir şoför olarak trafikte gördüğüm sorumsuzluklar artık katlanılamaz bir boyuta ulaştı. Oysa çözümü çok basit: Kurallara uymak ve empati kurmak. Eğer trafikteki bu vizyonsuzluğu ve bencil kültürü değiştiremezsek, her gün televizyonlarda izlediğimiz o acı kaza haberlerine yenilerini eklemeye devam edeceğiz.
İşte bir şoför gözünden, her gün karşılaştığımız ve acilen çözmemiz gereken o trafik tablosu:
Yayaya saygı lütuf değil, zorunluluktur
Trafikte en çok canımı yakan durumlardan biri, yayaların hiçe sayılması. Ben direksiyon başındayken yaya geçidinde birini gördüğüm an durur, yol veririm; çünkü yayaya saygı benim için bir kırmızı çizgidir. Ne yazık ki genel tabloda yaya saygısı diye bir şey kalmamış. Unutmamak gerekir ki araçtan indiğimiz an hepimiz birer yayayız.
Sinyal verme kültürü ve güvenli mesafe
Gözlemlediğim kadarıyla trafikte sinyal verme alışkanlığı yok denecek kadar az. Ben sinyale çok büyük önem veririm. Sinyal, arkanızdaki veya yanınızdaki aracın pozisyonunu ve hızını size göre ayarlamasını sağlar; yani bir iletişim dilidir. Sinyal vermemek, arkadaki sürücünün canıyla kumar oynamaktır.
Hatalı sollama, katliama davetiye
Hem şehir içinde hem de şehirler arası yollarda karşılaştığım en tehlikeli tablolardan biri hatalı sollamalar. Kendi adıma asla hatalı ve riskli sollamaya girmem. Çünkü bilir ve görürüm ki hatalı bir sollama sadece tek bir aracı değil, zincirleme bir kazayı tetikleyerek onlarca ocağı söndürebilir.
Kırmızı ışık ihlalleri ve boş korna terörü
Kırmızı ışıkta geçenleri gördüğümde sinirlenmemek elde değil. Ben hayatım boyunca kırmızı ışıkta geçmedim, geçmem de. Kırmızıda geçmek hem doğrudan faciaya hem de arkadan gelenlerin birbirine girdiği zincirleme kazalara sebebiyet verir. Bunun yanında, yeşil yanar yanmaz ya da durup dururken çalınan o boş kornalar, toplumun ne kadar tahammülsüzleştiğinin en net kanıtıdır.
Kaldırımlar ve yaya geçitleri otopark değildir
Bir diğer büyük sorun ise uygunsuz araç park etme alışkanlığımız. Engelli rampalarının önüne, yaya geçitlerine, hatta insanların yürümesi gereken kaldırımlara araç park ediliyor. Aracını öyle bir yere bırakıp gidiyor ki, arkasında bıraktığı yolu tamamen kapatıyor, trafiğin akışını ve diğer sürücülerin görüş açısını yok ediyor.
Gece körlüğü, uzun farlar ve selektör merakı
Akşamları trafikte resmen kör oluyoruz. Canı sıkılan, hem yayalara hem de önündeki araçlara boş yere selektör yakıp duruyor. Arkadaş, o uzun farlar orman yollarında ya da aydınlatmanın yetersiz olduğu ıssız yerlerde yakılır! Şehrin ortasında göz göre göre insanların gözünü kör etmeye, dikkatsizlik yaratmaya kimsenin hakkı yok.
"Ben haklıyım" sendromu ve boş tartışmalar
Trafikte yol hakkı senin olmasına rağmen sana yol vermeyen sürücülerle dolu etraf. Daha da kötüsü, bir kaza yaşandığında suçlu olan insanın hatasını kabul etmek yerine, kendini üste çıkıp haklı göstermeye çalışması. Trafikteki bu boş tartışmalar ve ego savaşları, sorunu çözmek yerine sadece kavgaları büyütüyor.
Sonuç: Ya düzeleceğiz ya da bu acıları çekeceğiz
Avrupa’daki, özellikle Almanya’daki kaza oranlarına baktığımızda yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Neden mi? Çünkü onlarda sistemli bir disiplin ve kurallara mutlak bir itaat var. Eğer bizlerde de o "Alman kafası" dediğimiz sistemli disiplin ve kural bilinci oturursa ülkemiz düzelir, kazalar azalır ve kimse sevdiğini boş yere kaybetmez.
Son bir haftadır televizyonun karşısına ne zaman geçsem hep aynı kahredici haberler: Hatalı sollama, alkollü araç kullanma, direksiyon başında telefonla oynama ve aşırı hız... Hepsi de tamamen insan hatası. Önümüzde iki seçenek var: Ya bir toplum olarak silkelenip kurallara uyarak düzeleceğiz ya da her gün yeni bir kaza ve ölüm haberiyle içimiz yanmaya devam edecek. Tercih bizim.