Bu hafta içimi en çok acıtan, en çok düşündüren ve açıkçası en çok öfkelendiren haber ne ekonomik tartışmalar ne siyasi çekişmeler oldu… Böcek ailesinin ölümü.Evet, bir aile… Bir ev… Bir sessiz çığlık… Ve belki de kimsenin gerçekten duymadığı bir yardım arayışı. Bir insan olarak, bir avukat olarak, bir yurttaş olarak bu hikayeyi okuduğumda içimde derin bir sızı hissettim. Çünkü burada sadece bir ölüm yok. Burada toplumsal bir ihmal zinciri, hukukun görünmez kalışı, idarenin geç kalışı ve komşuluk kültürünün bile giderek kayboluşu var. Bu hafta benim için öyle bir haftaydı. Hani bazen bir haber gelir, sadece can yakmaz; insanın içindeki güvende miyiz duvarını da çatlatır ya, işte öyle bir haberdi.. Böcek ailesinin ölümü tam da böyle bir şey. Almanya’dan tatil için gelen genç bir anne-baba ve iki küçük çocuk… İstanbul’da birkaç günlük bir nefes ararken, bir otel odasında başlayan bir rahatsızlığın ardından hayata veda ediyorlar. Bu cümleyi yazmak bile ağır. İnsan nasıl yani demeden edemiyor.İlk anda mesele gıda zehirlenmesi diye duyuldu. Hepimizin başına gelebilecek, sıradanlaştırdığımız bir risk… Ama Adli Tıp’ın ön raporu, bu ihtimali zayıf görüp kimyasal zehirlenme olasılığına işaret edince acı daha da büyüdü. Çünkü o zaman mesele artık şanssızlık olmaktan çıkıyor, doğrudan ihmal ve denetim sorusuna dönüşüyor. Şunu konuşalım, şu gerçekle yüzleşelim lütfen!Bir otel odasında, kaldığınız yerde, sizi koruması gereken ortamda kimyasal bir maruziyetle ölebiliyorsanız, bu sadece o otelin değil, o oteli denetleyen düzenin de ayıbıdır. Türkiye’de turizm, sadece döviz rakamı değildir; insan hayatına değer verme sınavıdır. Böcek ailesinin hikayesi de o sınavın acı bir kağıdı gibi önümüzde duruyor. Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde konaklama işletmeleri misafirin can güvenliğini sağlama yükümlülüğü taşır. Bu, basit bir temizlik veya hizmet standardı değil; doğrudan yaşamı korumaya dönük ağır bir özen borcudur. Eğer odada havalandırma yoksa, ilaçlama yapıldıysa, kalıntı bırakıldıysa ve bunlar ölümle bağ kuruyorsa; işletme açısından hem tazminat hem de ceza sorumluluğu doğar. Raporlarda geçen ihtimal doğru çıkarsa, burada taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçu çok ciddi şekilde gündeme gelir. Üstelik iki çocuk var. Çocuklara karşı özen yükümlülüğü daha da ağır. Kullanılan maddenin türü, dozu, uygulama şekli, uyarı yapılıp yapılmadığı… Hepsi tek tek sorulacak. İşin belki de en kritik kısmı burası. Oteller, ilaçlama firmaları, halk sağlığına temas eden işletmeler kendi haline bırakılmış alanlar değildir. Belediyenin, il sağlık müdürlüğünün, turizm denetimlerinin ve ilgili diğer kurumların periyodik kontrol yükümlülüğü var. Eğer bu denetimler kağıt üzerinde kalmışsa, bu durum idarenin hizmet kusuru tartışmasını doğurur. Yani mesele sadece özel kişilerin ihmali değil, kamunun gözetim görevini ne ölçüde yerine getirdiğidir. Peki işin bir diğer boyutu, benim de içimi acıtan noktası. Ailenin hastaneden taburcu edilmesi ve süreçte yeterli tıbbi risk yönetimi yapılıp yapılmadığı. Geri gönderilmeselerdi, daha yakından izlem alsalardı, toksikoloji ihtimali erken düşünülseydi…Bu sorular kolay değil ama sorulmak zorunda. Çünkü hukuk, kaderle işi karıştırmayı sevmez. Önlenebilir ölüm varsa sorumluluk da vardır. Bunu söylerken hamaset yapmıyorum. Gerçekten içim yanıyor. Çocukların isimleri aklımda dönüp duruyor. Bir tatil, iki küçük hayat. Bir anne, bir baba. Arkada kalan bir sessizlik ve koskoca bir utanç.
Bizim hukukumuzun, devletimizin, toplumumuzun görevi sadece suçluyu bulmak değil; bu tür ölümleri sistematik olarak imkansız hale getirmek. Denetimi ciddiye almak, pestisit/ilaçlama süreçlerini sıkı kurallara bağlamak, otellere müşteri memnuniyeti kadar yaşam güvenliği baskısı kurmak.Bugün Böcek ailesinin yasını tutuyoruz. Yarın aynı acının başka bir ailenin kapısını çalmaması için, bu olayın sonuna kadar aydınlatılması ve ihmali olan herkesin hukuk önünde gerçek anlamda hesap vermesi şart. Çünkü bazı davalar vardır; sadece bir aileyi değil, bir ülkenin vicdanını temsil eder. Böcek ailesinin dosyası da onlardan biri.