Kadıköy’ün Hasanpaşa semtinde, o karanlık Ocak gününden bu yana geçen aylar boyunca hep aynı soruyu sorduk: “Bu ülkede bir çocuğun ölümü, adaletin terazisinde ne kadar ağır gelir?”
Dün, Mattia Ahmet Minguzzi davasında karar açıklandı. Mahkeme, iki sanığa “çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan 24 yıl hapis cezası verdi; diğer iki sanık hakkında ise beraat kararı verdi. İlk bakışta “adalet yerini buldu” demek kolay, ama salonun içinde bir annenin yüzündeki o donuk ifade, adaletin yalnızca bir kağıt üzerindeki hüküm olmadığını bir kez daha hatırlattı. Çünkü o annenin bekleyişi, o çocuğun sessizliği, bu ülkenin adalet duygusunun kalp atışlarıyla aynı ritimde ilerliyor. Bir anne ağlıyorsa, toplumun vicdanı da ağlıyordur.
Karar metni açıklandığında herkes kendi yorumunu yaptı.Kimine göre “adalet sonunda geldi”, kimine göre ise “adalet bir kez daha eksik kaldı.” İki sanık ceza alırken, iki kişinin beraat etmesi, kamu vicdanında büyük bir boşluk yarattı. Delillerin yetersizliği mi, savunmaların ağırlığı mı, yoksa yargılamanın teknik sınırları mı bu sonucu doğurdu, bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Bir anne, hala tatmin olmadı.
Ceza alanlar için 24 yıl kulağa uzun geliyor. Fakat biz hukukçular biliyoruz ki, infaz yasası, yaş ve davranış indirimi, koşullu salıverme gibi mekanizmalar bu süreyi ciddi biçimde kısaltacak.
Yani verilen cezalarla cezaevinde geçirilecek fiili süre arasındaki fark, bazen adaletin algısını paramparça eder.
“Cezanın caydırıcılığı” yalnızca rakamla ölçülmez; mağdurun vicdanında bıraktığı izdir asıl ölçü. Annenin mücadelesi, toplumun aynası toplumun aynası oldu aslında.
Duruşmadan çıkan annenin gözlerindeki boşluk, aslında hepimizin içine işlemiş bir gerçekliği yansıtıyor: Adalet tecelli etti ama tamamlanmadı.
O anne, artık yalnız kendi çocuğu için değil, bu ülkede sokakta yürüyen her çocuk için konuşuyor. “Benim evladım geri gelmeyecek ama başka anneler ağlamasın,” diyor. Bu cümle, bir annenin feryadından öte, bir adalet manifestosu aslında. Hukukun soğuk dilinde “makul süre”, “hak ve nesafet” gibi kavramlar geçer. Ama adalet dediğimiz şey, bazen bir annenin “Keşke olmasaydı” demesindeki sarsıntıdır. Beraat kararlarını okurken, hepimizin içinde aynı kırılma yankılanıyor: Gerçek adalet, sadece mahkeme kararlarında değil; insanların yüreğinde hissedilendir. Sorarım size Adaletin zamanı var mı? Bu dava bize şunu da gösterdi:
Adaletin yalnızca doğru olması yetmez, zamanında da olması gerekir.
Geciken adalet, tıpkı eksik kalan adalet gibi, güveni zedeler. Yargılama süreci uzadıkça, toplumun inancı azalıyor. Ve her yeni karar, bir önceki adaletsizliğin gölgesinde kalıyor. Bugün ceza alan sanıklar cezaevine girecek, beraat edenler evlerine dönecek. Ama o annenin evinde, Mattia Ahmet’in odası hala sessiz, hala eksik. O boşluk hiçbir ceza ile dolmayacak, hiçbir beraat ile kapanmayacak.
Adalet, sadece suçluyu cezalandırmak değil; mağduru onarmaktır. Bir annenin kalbinde onarılmamış bir yara varsa, orada adalet tam anlamıyla tecelli etmemiştir. Dün verilen karar, belki bir hukuki sondu ama insani anlamda yarım kalmış bir hikâyenin satır aralarında kayboldu. Belki de adalet, artık mahkeme salonlarında değil; toplumun vicdanında yeniden kurulmayı bekliyor. Ve biz, hala o sessiz odada yankılanan bir çocuk sesini duyuyoruz, ve eminim ki “Anne, şimdi adalet geldi mi?” diye soruyor. Ve cevabı siz değerli okuyuculara bırakıyorum..
,