“Adalet er ya da geç yerini bulur mu?” diye sık sık sorarız. Geçtiğimiz hafta bu soruya umut verici cevaplar geldi. Avustralya, Kanada ve İngiltere ve ardından Fransa Filistin’i devlet olarak tanıdıklarını açıkladılar. Bu ülkelerin kararı, sadece diplomatik bir tercih değil; uluslararası hukukun, insanlığın vicdanının ve yıllardır ezilen bir halkın meşru mücadelesinin onaylanmasıdır.
Uluslararası hukuk çok net konuşur. Bir halk kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak, Birleşmiş Milletler Şartı’nda da, 1966 tarihli Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nde de güvence altına alınmıştır. Filistin halkının, işgal altındaki topraklarında kendi devletini kurma hakkı, kağıt üzerinde değil; insanlık vicdanında da defalarca tescillenmiştir. Ancak yıllardır bu hak, çeşitli siyasi hesaplar ve güç dengeleri uğruna ötelenmiştir.
Bugün Avustralya, Kanada ve İngiltere ve Fransa’nın attığı adım, aslında “Artık görmezden gelemeyiz” demektir. Peki, bu ne anlama geliyor?
Birincisi, devlet tanıma, uluslararası hukukun en güçlü siyasi araçlarından biridir. Bir devletin tanınması, onun uluslararası toplumun eşit bir üyesi olduğunun kabul edilmesi anlamına gelir. Filistin için bu karar, sadece diplomatik ilişkilerin değil, aynı zamanda uluslararası örgütlerde daha güçlü bir temsilin, uluslararası mahkemelerde daha etkin bir varlığın önünü açar.
İkincisi, bu karar, işgal politikalarına verilen dolaylı bir cevaptır. “Toprak ilhakıyla, zorbalıkla, hukuksuzlukla devlet olamazsınız” mesajıdır. İsrail’in yıllardır sürdürdüğü işgal ve yerleşim politikaları, uluslararası hukuka aykırıdır. Bunu sadece BM kararları değil, Uluslararası Adalet Divanı’nın görüşleri de açıkça ortaya koymuştur. Avustralya, Kanada ve İngiltere’nin bu kararı, işte tam da bu hukuksuzluğa karşı bir duruştur.
Burada özellikle İngiltere’nin rolünü ayrıca vurgulamak gerekir. Çünkü İngiltere, tarihsel olarak Filistin meselesinin en kritik aktörlerinden biridir. 1917’de yayımlanan Balfour Deklarasyonu, Filistin topraklarında Yahudi halkı için bir “ulusal yurt” kurulmasını vaat etmiş; ancak aynı zamanda bölgede yaşayan Arap halkının siyasi ve medeni haklarını görmezden gelmiştir. Ardından gelen İngiliz manda yönetimi dönemi ise Filistin’de adaletsizliği derinleştirmiş, bugün hala süren çatışmaların temelini atmıştır. İşte bu nedenle İngiltere’nin Filistin’i tanıma kararı, yalnızca diplomatik bir adım değil; aynı zamanda tarihi bir sorumluluğun kabulüdür. Bu karar, “geçmişteki yanlışlarımızı görmezden gelemeyiz” mesajı taşır.
Şimdi sormak gerekiyor, Bu adımı kimler takip edecek? Avrupa’nın demokrasiye, insan haklarına övgüler düzen ama iş Filistin’e gelince sessiz kalan ülkeleri daha ne kadar bekleyeceğiz? Uluslararası hukukun en temel ilkesi olan halkların kendi kaderini tayin hakkı, sadece güçlü devletlerin çıkarına uygun düştüğünde mi hatırlanacak?
Bir hukukçu olarak şunu söylemeliyim, Hukukun en temel özelliği eşitliktir. Eğer bir yerde eşitlik yoksa, orada hukuk yoktur. Filistin halkına “Bekleyin” denmesi, aslında “Sizin hakkınız yok” demektir. Bu, sadece hukukla değil, insanlıkla da bağdaşmaz.
Bu noktada Avustralya, Kanada ve İngiltere’ye ve Fransa’ya teşekkür borçluyuz. Çünkü onların aldığı karar, sadece Filistin’e değil, aslında bütün dünyaya verilmiş bir mesajdır: Adalet ertelenemez.
Evet, bu karar tek başına Filistin’in yaralarını sarmayacak. Gazze’deki çocukların açlığını, Batı Şeria’daki duvarların gölgesini, sürgünde yaşayan milyonların özlemini dindirmeyecek. Ama tarihe bir not düşecek: “Birileri bu haksızlığa sessiz kalmadı.”
Belki de en çok bu notun önemi var. Çünkü hukuk bazen gecikir, ama vicdanın sesi susmaz. Ve bugün, Avustralya, Kanada ve İngiltere ve Fransa’nın bayrakları, aynı zamanda adaletin de bayrağı oldu.