Bir önceki yazıda soframızın bir coğrafyası olduğundan söz etmiştik. Peki coğrafya yalnızca ne yediğimizi mi belirler, yoksa bedenimizle kurduğumuz beslenme ilişkisini de şekillendirir mi?
Türkiye’nin bir ucundan diğerine gittiğimizde yalnızca manzara değişmez; sofralar da değişir. Karadeniz’in yağışlı ikliminde yetişen ürünlerden Ege’nin zeytinliklerine, Akdeniz’in sebze ve meyve çeşitliliğinden İç Anadolu’nun tahıllarına, Doğu Anadolu’nun hayvancılık kültürüne kadar her coğrafya, elindeki kaynaklarla bir mutfak oluşturur.
Bu farklılıkların önemli bir kısmı tesadüf değildir. Coğrafya, hangi besinlere daha kolay ulaşabildiğimizi etkiler; biz de zaman içinde bu besinlerle bir beslenme kültürü oluştururuz.
Peki bunun bedenimiz açısından anlamı nedir?
Örneğin hayvancılığın yaygın olduğu bölgelerde süt, yoğurt, peynir ve etin daha sık tüketilmesi; protein, kalsiyum, B12 ve demir gibi besin öğelerinin alımına katkı sağlayabilir. Sebze, meyve, baklagil ve tahılların daha çeşitli olduğu mutfaklarda ise lif, folat, potasyum ve çeşitli biyoaktif bileşenlerin alımı farklılaşabilir. Balığın daha sık tüketildiği kıyı mutfakları da beslenmeye farklı bir protein ve yağ asidi profili kazandırabilir.
Burada önemli olan, bir beslenme biçimini diğerinden üstün ilan etmek değil.
Çünkü bedenimizin ihtiyacı yalnızca tek bir besin grubundan karşılanmaz. Farklı besinlerin sağladığı protein, yağ, karbonhidrat, vitamin, mineral ve lifin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.
Üstelik coğrafyaya uyum, “Bu bölgede yaşıyorsan mutlaka bunu yemelisin.” demek değildir.
Bugün Erzurum’da yaşayan biri zeytinyağı ve sebzeyi rahatlıkla sofrasına ekleyebilir; Akdeniz’de yaşayan biri yoğurt, peynir veya eti tüketebilir. Coğrafya artık sofralarımızın sınırlarını eskisi kadar belirlemiyor.
Belki de asıl mesele burada başlıyor:
Coğrafyanın bize sunduklarını reddetmek değil, güçlü taraflarını fark ederek soframızı çeşitlendirmek.