Her köşe yazımda “Kültür Sandığı” başlığını gerçekten doldurabiliyor muyum diye kendime soruyorum. Çünkü kültürün sadece eski eserlerde, tarihi yapılarda ya da geleneklerde yaşamadığını düşünüyorum. Kültür; insanın duruşunda, birbirine bıraktığı izde, açtığı yolda ve yetiştirdiği insanlarda da saklıdır.
Son zamanlarda zihnimi meşgul eden konulardan biri de buydu. Büyümek yalnızca yaş almak değil. İnsan büyüdükçe sorumluluğu da büyüyor. Tecrübe kazandıkça kendisinden sonrakilere yol göstermesi, cesaret vermesi ve ön açması gerekiyor. Ne yazık ki bazen tecrübeleriyle ışık tutmasını beklediğimiz büyüklerin sessiz kalması insanı üzüyor. Tam da böyle düşündüğüm günlerde yaşadığım bir sohbet, bu konudaki inancımı yeniden tazeledi.
Geçtiğimiz günlerde, Erzurum Büyükşehir Belediyesi Kent Estetiği Daire Başkanlığı tarafından restore edilerek sanatçılarımıza tahsis edilen tarihi Erzurum evlerinden birinde bulunan geleneksel el sanatları atölyesine uğradım. Ahşap sanatçımız Yavuz Kırküzer’e selam vermek için gittiğim bu ziyaret, Dr. Öğretim Üyesi Yaşar Gök hocamızla yaptığımız uzun ve anlamlı bir sohbete dönüştü.
Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Coğrafya Bölümü’nde yıllarca akademisyenlik yapan, Atatürk Üniversitesi’nde genel sekreterlik görevinde bulunan ve bugün emekliliğinin ardından bilgi ve birikimini paylaşmaya devam eden Yaşar Hocamıza yine içimdeki bir serzenişi dile getirdim. “Bazen büyüklerimizin biraz daha yol göstermesi gerektiğini düşünüyorum” dedim.
O da beni 1980’li yıllara götüren bir hikâye anlattı.
O yıllarda üniversitede memur olarak görev yapıyormuş. İçinde okuma arzusu, ilerleme isteği varmış ama önündeki yol çok da net değilmiş. Tam o dönemde karşısına Nurullah Genç çıkmış. Sadece “Oku” demekle kalmamış; ona ders çalıştırmış, sınavlara hazırlamış, eksiklerini tamamlamış, üniversite imtihanına girmesi için motive etmiş. Bir anlamda onun kendi potansiyelini görmesine vesile olmuş.
Ancak hayat her zaman düz bir yol sunmuyor. Yaşar Hocamızın önüne bazı idari engeller çıkmış. Tam bu noktada dönemin dekanlarından Prof. Dr. Talat Güllap devreye girmiş. “Sorumluluğu ben alıyorum, sen okumaya devam et” diyerek ona sahip çıkmış ve önünü açmış.
Bu hikâyeyi dinlerken düşündüm; bugün akademisyen olarak tanıdığımız, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş bir insanın hikâyesinde yalnızca kendi emeği yok. Ona inananların, elinden tutanların, cesaret verenlerin ve önünü açanların da payı var.
İşim gereği çok insanla muhatap oluyorum. Bakanlarla, bürokratlarla, televizyoncularla, şairlerle, yazarlarla, gazetecilerle ve toplumun yakından tanıdığı pek çok isimle aynı ortamlarda bulunma fırsatım oluyor. Eksik örnek vermemek adına burada isimlerini sayamadığım daha nice kıymetli insan da var. Bazen uzaktan hayranlık duyduğunuz kişilerle tanışınca fikirleriniz değişebiliyor. Hatta kimi zaman hayal kırıklıkları yaşanabiliyor. Ancak Nurullah Genç Hoca benim için tam tersini hissettiren isimlerden biri oldu. Onu tanıdıkça daha çok sevdim, daha çok saygı duydum. Yaşar Hocamızın anlattığı bu hikâyeyi dinledikten sonra ise kendisine duyduğum takdir daha da perçinlendi.
Bunun sebebi sadece anlattıkları değildi. Kısa süre önce birlikte bulunduğumuz bir programda rahatsız olmasına rağmen imza bekleyen hiç kimseyi kırmamıştı. Ben kendisine, “Hocam, isterseniz biraz dinlenin” dediğimde bana dönüp, “Canan, onlar benim için gelmiş. Ben onlarla varım. Hepsini dinlemek ve hepsine vakit ayırmak zorundayım” demişti.
Bazı insanlar yalnızca sözleriyle değil hayatlarıyla da ders verirler. Onların varlığı, gençlerin önünü açar; bir cümleleri yıllarca unutulmaz. Belki de kültür dediğimiz şey tam olarak budur. Geçmişi korumak kadar insan yetiştirmek, bildiğini paylaşmak, bir başkasının hayatına dokunabilmek…
Yaşar Gök, Nurullah Genç ve Talat Güllap’ın hikâyesinde beni en çok etkileyen şey, birbirlerinin hayatına dokunmuş olmalarıydı. Biri cesaret vermiş, biri sahip çıkmış, biri ön açmış. Sonuçta ortaya sadece başarılı bir akademisyen değil, aynı zamanda başkalarına yol göstermeye devam eden bir insan çıkmış.
Bugün Kültür Sandığı’na bırakmak istediğim en kıymetli emanet de budur: Gerçek büyükler, arkalarından gelenlerin yolunu aydınlatanlardır. Çünkü bazen bir insanın kaderi, zamanında uzatılan bir el, söylenen bir cümle ve duyulan bir güvenle değişir. Ve sanırım geride bırakılabilecek en değerli miras da budur.