Hafta içi bir marketin kasasında sıra beklerken 60'lı yaşlarda üç beyefendinin ekonomi üzerine sohbetine kulak misafiri oldum. Üçünün de ortak söylemi dikkat çekiciydi, "aylıklara zam verilse ne olacak? Verildiği ayın ikinci haftasında aynı oranda her ürüne ve hizmete zam gelecek."
Kasadaki sıra bir anda kahvehane sohbetini aratmayacak bir ortama dönüştü. Hatta Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri dahi masaya yatırıldı. Üç beyefendinin ortak görüşü, açıklanan rakamların vatandaşın yaşadığı gerçek hayat pahalılığını yansıtmadığı yönündeydi.
TÜİK, vatandaşların kuruma doğrudan ulaşabilmesi, bilgi ve veri talep edebilmesi, aynı zamanda görüş ve önerilerini iletebilmesi amacıyla ALO 124 Çağrı Merkezi'nin tanıtımını belirli aralıklarla yapıyor. Ancak seçmen ya da toplumsal kesim ayrımı gözetmeksizin halkın TÜİK'e duyduğu güvenin zayıfladığı bir ortamda vatandaşların bu iletişim kanalını kullanmaya pek istekli olmadığı görülüyor.
TÜİK, Ekim 2026 dönemine ilişkin Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) artışını aylık yüzde 2,58, yıllık ise yüzde 29,77 olarak açıkladı. Ne yazık ki bu rakamların tüketicilerin önemli bir bölümü tarafından inandırıcı bulunmadığını, gerek yukarıda anlattığım market sohbetinden gerekse birebir görüştüğüm pek çok kişinin düşüncelerinden anlayabiliyoruz.
Çünkü vatandaşın gündeminde TÜİK'in enflasyon sepetinde hangi ürünlerin bulunduğundan ziyade kendi mutfağının, kirasının, faturasının ve temel ihtiyaçlarının ne kadar pahalandığı var. Dolayısıyla vatandaş, ALO 124'ü arayıp enflasyon sepetinin içeriğini öğrenmekten çok, kendi bütçesini nasıl denkleştireceğinin hesabını yapıyor.
Açıklanan yüzde 2,58'lik aylık enflasyon artışı tek başına değerlendirildiğinde bu aya özel yüksek görünebilir. Ancak gıda harcamalarının hane halkı bütçesindeki ağırlığı düşünüldüğünde tablo çok daha farklı. Vatandaşın her gün market market dolaşıp aynı ürünü 10 lira daha ucuza alabilmenin hesabını yaptığı bir ortamda, açıklanan oran yüzde 2,58 değil yüzde 5 olsa dahi hayat pahalılığına ilişkin algı değişmiyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik ve yoksulluk derinleştikçe açıklanan rakamların toplum nezdinde karşılık bulması da zorlaşıyor.
Elbette savaşın etkileri, petrol fiyatları ve dolar kurunun 50 liranın üzerine çıkması gibi gerekçeler öne sürülebilir. Ancak 2023 yılında yüzde 40'lar seviyesinde enflasyonla mücadeleyi devralan ekonomi yönetiminin, aradan geçen yaklaşık dört yıla rağmen enflasyonu ancak yüzde 30'lar seviyesine indirebilmiş olması, sorunun yalnızca küresel gelişmelerle açıklanamayacağını gösteriyor. Bir başka ifadeyle ekonomide yolunda gitmeyen bazı şeyler olduğu ve uygulanan politikaların beklenen sonucu vermediği gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor.
Hayat pahalılığı ile enflasyonu aynı kefeye koyarak yalnızca maaşlara zam yapmak ve günü kurtarmaya çalışmak, son tahlilde dönüp dolaşıp aynı noktaya gelinen bir kısır döngü yaratıyor. Maaşlara yapılan zamların kısa sürede fiyat artışlarıyla erimesi, vatandaşın alım gücünü kalıcı olarak iyileştirmiyor. Asıl mesele, ücretleri artırmanın yanında fiyat istikrarını sağlamak ve gelir dağılımındaki adaletsizliği giderecek politikaları hayata geçirebilmektir.