“Bir zamanlar dünyaya baş eğmemeyi öğreten kahraman bir milletin, bugün kendi iradesini başkalarının iki dudağı arasına hapsetmesi en büyük toplumsal çelişkilerimizden biridir.”
Bir millet düşünün: "Ey Türk Milleti! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe senin devletini ve töreni kim bozabilir?" diyen Orhun Bozkırları'nın, Tanrı Dağları’nın kahramanları.
Bir millet düşünün: Hira Dağı’nın nurunda dünyanın en aydınlık mesajı olan “Oku!” emrinin ve yüce davetin muhatabı.
Bir millet düşünün: Üç kıtaya hükmetmiş; Allah’tan başkasına boyun eğmemiş; kula kulluğu yıkmak ve özgürlüğü, barışı, huzuru dört bir yana yaymak için yola çıkmış.
Bir millet düşünün: İstiklâl Harbi'nde onca yokluğa, yoksulluğa, ihanete ve işgale rağmen, bağımsızlığından, vatanından, hürriyetinden vazgeçmemiş, yedi düvele karşı muzaffer olmuş.
Ve bugün aynı milletin geldiği hale bak: Büyük çoğunluğu aklını kullanma cesaretini yitirmiş, kapı kapı kendisine efendi arayan. Parti, cemaat, tarikat, şeyh, hoca, lider peşinde koşan, eğilen, bükülen her şeye “evet” diyen bir millet.
Sorgulama, düşünme, eleştirme, itiraz etme, karşı durma cesaretini yitirmiş, “akıl etmek” ve “neden” diye sormak yerine “evet” demenin kolaycılığını, konforunu seçmiş, rahatlığı seçtiği için de uyuyan, uyurken başına gelenlere ve hatta kendi eliyle teslim ettiği iradesine bile “kader” diyen bir millet.
Yunus “Gönül Çalap’ın tahtı” demişti. Biz gönül tahtına başkalarını oturttuk. Mevlânâ “Gel, ne olursan ol, yine gel” diyerek kapıyı herkese açmıştı. Biz ise kapıya “bizden/bizden değil” adı altında aidiyetin, ayrımcılığın, taassubun ve bağnazlığın kilidini vurduk.
En güçlü put taştan değil, nefisten yapılır. En sinsi put ise “Ben bir yerdenim, ben tarafım, ben şucuyum, ben bucuyum” taassubudur. Bizler taassubun, bağnazlığın esiri olduk.
Sorgulamadan bağlanan, yalnızca aklını değil, imanını ve vicdanını da emanet bırakır. Oysa İslâm’ın ilk emri okumak ve aklını kullanmaktır. Kur’an bizlere ayet ayet, sayfa sayfa “Düşünmüyor musunuz?”, “Akıl etmiyor musunuz?” diye seslenmektedir.
Ama bizler Kur’an’ın emrettiği adaletin yerine hizbi, liyakatin yerine yakınlığı, emeğin yerine rantı koyduk. Emanete riayet etmeyi bırakıp emanete ihanet ettik.
Gerçekler acıtıyor, acıtmalı da. Biz gerçeklerden yıllardır kaçıyoruz. Çünkü artık cesur bir millet değil, korkularının, hırslarının, beklentilerinin tutsağı, efendilerinin kölesi olmuş, kendine bile yalan söyleyen, kendine bile ikiyüzlülük eden bir kalabalık haline geldik.
Öyle bir haldeyiz ki kula kul olurken özgürlükten, tembellik ederken tevekkülden, çıkar kovalarken dinden, çalarken dürüstlükten, yalan söylerken doğruluktan söz ediyoruz.
Kurtuluşumuz için tek yol var: kendimizle yüzleşmek. “Ben kimim? Kime, neden bağlıyım? Bu bağ beni yükseltiyor mu, alçaltıyor mu?” diye sormak.
Bu soruların cevapları korkutacak, ama kula kulluktan kurtulmadan özgürleşemeyiz. Aklımızı kullanmadan gerçeği göremeyiz. Adaleti kendi tarafımıza eğip bükerek adil olamayız. Başkalarının hakkını korumadan kendi hakkımızı güvence altına alamayız.
Unutmayalım ki: İrademizi teslim etmediğimiz sürece bizi hiç kimse esir alamaz.
Öyleyse, kulluğun yalnızca Allah’a olduğunu, insanın insana kul olamayacağını hatırlayarak aklımızı kullanalım, vicdanımızı dinleyelim, hakkımızı arayalım. Haksızlığa itiraz edelim, emeğe, liyakate ve adalete sahip çıkalım.
Kendimize efendi arayarak ve bir efendiye bağlanarak özgür bir birey ve mümin olamayız. Özgürlük, efendi arama ihtiyacından kurtulmaktır. Allah’a imanın şartı da budur.