M. Talat Uzunyaylalı
Nâzi’ât Suresi, ilk bakışta kıyamet, yaratılış ve ahiret merkezli bir anlatı sunar gibi görünse de, derinliğinde modern insanın zihniyet krizine, bilgi anlayışına ve güç tasavvuruna doğrudan temas eden güçlü bir düşünce çerçevesi kurar. Sure, insanı sadece gelecekte olacak bir hesap gününe değil, bugün kurduğu dünya tasarımına da bakmaya zorlar.
Surenin başındaki yeminler (1–5. ayetler), evrende düzen, hareket, görev ve hiyerarşi fikrini öne çıkarır. Bu ayetler, varlığı yalnızca kör bir nedensellik zinciri olarak gören pozitivist evren tasavvuruna ciddi bir itirazdır. Pozitivizm, olayları ölçülebilir sonuçlarla açıklar; ancak Nâzi’ât, hareketin arkasında irade, düzen ve anlam bulunduğunu vurgular. “İş düzenleyenler” ifadesi, evrenin rastgele değil, maksatlı bir yapıya sahip olduğunu sezdirir. Bu, modern bilimin “nasıl” sorusuna verdiği cevapların, “niçin” sorusunu dışarıda bırakmasının ne kadar eksik kaldığını gösterir.
6–14. ayetlerde anlatılan kıyamet sahnesi, insanın varoluşsal güvensizliğini ve bastırdığı hakikatle yüzleşme korkusunu açığa çıkarır. “Kalplerin titremesi, gözlerin korkuyla dolması” yalnızca gelecekte yaşanacak bir sahne değil; modern insanın derin psikolojisinin bugünkü hâlidir. Güvenlik, hız ve konfor çağında yaşayan insan, ölüm ve sonluluk fikrini bastırarak yaşar. Ancak sure, bu bastırmanın kalıcı olmadığını, bir “seslenme” ile tüm kurgu dünyaların çökeceğini hatırlatır. Psikoloji açısından bu, insanın kaçtığı hakikatin travmatik bir geri dönüşle karşısına çıkacağını ifade eder.
Musa–Firavun kıssası (15–26. ayetler), surenin sosyolojik ve politik omurgasını oluşturur. Firavun’un “Ben sizin en yüce Rabbinizim” sözü, sadece tarihsel bir kibir değil, gücün mutlaklaştırılması problemidir. Bu ifade, modern çağda farklı biçimlerde karşımıza çıkar: ideolojilerde, lider kültlerinde, bilimin veya teknolojinin mutlaklaştırılmasında. Burada sure, iktidarın ahlaktan kopması hâlinde nasıl bir toplumsal çürüme ürettiğini gösterir. Musa’nın teklifi ise dikkat çekicidir: “Arınmak ister misin?” Değişim, dışsal devrimle değil, içsel arınmayla başlar. Bu, çağdaş sosyolojinin çoğu zaman ihmal ettiği bir noktadır.
27–33. ayetlerde yaratılış delilleri sunulurken, insanın bilgi iddiası sorgulanır. “Sizi yaratmak mı daha zor, göğü yaratmak mı?” sorusu, felsefi açıdan epistemolojik bir uyarıdır. İnsan, bilgi üretirken çoğu zaman kendi merkezli bir bakış geliştirir. Modern felsefe, insanı ölçü kabul etmiş; varlığı bu ölçüye göre anlamlandırmaya çalışmıştır. Nâzi’ât ise ölçünün insan değil, varlığın kendisi olduğunu söyler. Kozmik düzen, insanın keyfî anlamlandırmalarına indirgenemez.
34–41. ayetlerde insanın hayat tercihleri keskin bir biçimde ortaya konur. Burada psikolojik bir gerçeklik dile getirilir: İnsan, çoğu zaman ne için yaşadığını ancak her şey altüst olduğunda fark eder. “İnsan, ne için çalıştığını hatırlar” ifadesi, modern insanın performans, kariyer ve tüketim eksenli yaşamının anlamsızlaşmasını anlatır. Dünya hayatını merkeze alan ile nefsini sınırlayan insan arasındaki fark, sadece ahirete değil, bugünkü ruh hâline de yansır. Hazzı önceleyen birey, kısa vadeli doyumlarla uzun vadeli bir boşluk üretir.
Son ayetlerde (42–46), kıyametin zamanına dair merak reddedilir. Bu reddiye, çağdaş insanın her şeyi kontrol etme ve bilme arzusuna yöneliktir. Bilginin sınırları hatırlatılır. İnsan, zamanı hesaplayabilir; ama anlamı tayin edemez. Sure, insanı kehanetle oyalamak yerine sorumluluğa çağırır: “Sen ancak korkanları uyarırsın.” Bu, bilginin değil, ahlâkî duyarlılığın esas alındığını gösterir.
Sonuç olarak Nâzi’ât Suresi, çağdaş insana şunu söyler: Evren yalnızca ölçülen bir mekanizma değildir; insan sadece tüketen ve üreten bir varlık değildir; güç, kendini ilahlaştırdığında yıkıcıdır; bilgi, ahlâktan koparsa eksiktir; hayat ise yalnızca bu dünyaya sıkıştırıldığında anlamını kaybeder. Sure, modern çağın pozitivist, seküler ve haz merkezli dünya tasavvuruna karşı, insanı sorumluluk, anlam ve hesap bilinciyle yeniden düşünmeye davet eder.