Allah insanı akılla birlikte yaratmıştır. Akıl, insana verilmiş büyük bir nimettir. İnsan akılla düşünür, seçer, ayırt eder, plan yapar, sonuçları hesap eder. Fakat akıl tek başına hakikatin tamamını kuşatamaz. Çünkü insan sadece akıldan ibaret değildir; onda nefis, arzu, korku, öfke, çıkar ve zaaf da vardır. Bu yüzden akıl, vahyin rehberliğine muhtaçtır.
Kur’an’ın gönderiliş hikmetlerinden biri de budur. Vahiy, akla yol gösterir; ona istikamet kazandırır. Akıl, vahyin ışığında çalıştığında insan kendini, varlığı, hayatı ve toplumsal sorumluluklarını daha doğru kavrar. Böyle bir akıl insanı “insani” bir çizgide tutar. Nefsi sınırlar, arzuyu terbiye eder, çıkarı adaletle dengeler, gücü merhametle buluşturur.
Fakat vahiyden koparılan akıl, zamanla nefsin hizmetine girer. O zaman akıl hakikati arayan bir nur olmaktan çıkar; çıkarı, hazzı ve iktidarı büyüten bir araca dönüşür. İnsan daha akıllı görünür ama daha hikmetli olmaz. Daha bilgili olur ama daha merhametli olmaz. Daha güçlü olur ama daha adil olmaz. İşte çağımızın temel problemi budur: Akıl, vahyin rehberliğinden koparılmış ve nefsin emrine verilmiştir.
Bu sebeple modern çağ, çoğu zaman bir akıl toplumu değil, bir nefis toplumu görüntüsü vermektedir. İnsan arzularının peşinden sürüklenmekte, buna da özgürlük demektedir. Sigara, alkol, uyuşturucu, kumar, sınırsız tüketim, gösteriş ve haz kültürü “tercih” adı altında meşrulaştırılmaktadır. Oysa bunların çoğu insanın bedenini, ruhunu, ailesini ve toplumu tahrip etmektedir. Herkes zararlarını bildiği hâlde bu alışkanlıkların yayılması, bilgi eksikliğinden değil, aklın irade üzerindeki otoritesini kaybetmesindendir.
Modern insan çok şey bilmektedir; fakat bildiğiyle amel etmekte zorlanmaktadır. Çünkü bilgi artmış, fakat basiret zayıflamıştır. Zekâ gelişmiş, fakat ahlâk geri çekilmiştir. Teknik imkânlar çoğalmış, fakat insanın kendini tutma gücü azalmıştır. Böyle olunca akıl, insanı yücelten bir nimet olmaktan çıkıp nefse hizmet eden bir kurnazlığa dönüşmektedir.
Vahiyden kopan akıl, sadece bireysel hayatı değil, toplumsal düzeni de bozmuştur. Nükleer silahları üreten, sömürüyü sistemleştiren, kapitalizmi küresel bir düzene dönüştüren de bu araçsallaştırılmış akıldır. Bu akıl, insanı korumak yerine pazarı büyütmeyi; adaleti gerçekleştirmek yerine gücü tahkim etmeyi; merhameti yaymak yerine çıkarı örgütlenmeyi öncelemiştir. Böylece insanlık, büyük teknik başarıların yanında büyük ahlâkî çöküşler de yaşamıştır.
Bugün reklam, medya, eğlence sektörü ve tüketim kültürü sürekli olarak nefsi kışkırtmaktadır. İnsanın arzuları büyütülmekte, sınırları küçültülmektedir. “Daha çok tüket, daha çok haz al, daha çok görün, daha çok sahip ol” anlayışı insanı içten içe esir almaktadır. Böyle bir ortamda akıl, hakikati gösteren bir ışık olmaktan çok, nefsin isteklerine gerekçe üreten bir mekanizmaya dönüşmektedir.
Oysa İslâm’da akıl, ahlâktan bağımsız değildir. Akıl, takva ve güzel ahlâkla birlikte anlam kazanır. Takva olmadan akıl çıkarcılığa dönüşür. Ahlâk olmadan akıl hileye ve manipülasyona dönüşür. Tevazu olmadan akıl kibir üretir. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları küçük görmek demektir. Bu da aklın gerçek görevini yitirmesidir.
Gerçek akıl, hakikati görünce ona teslim olur. Gerçeğin kimden geldiğine değil, kendisine bakar. Küçük büyük herkesten hakkı kabul edebilir. Çünkü tevazu, aklın olgunlaşmış hâlidir. Kibirli zihin ise hakikati kendi konumuna, çıkarına ve aidiyetine göre ölçer. Bu da insanı ötekileştirici, tahkir edici ve merhametsiz bir dile sürükler.
Sonuç olarak çağımızın en büyük krizlerinden biri, aklın “akılsızlaştırılmasıdır.” Bu, aklın yok olması değil; yanlış bir otoritenin emrine girmesidir. Akıl vahyin rehberliğinde çalışırsa insanı adalete, merhamete, sorumluluğa ve kulluk bilincine taşır. Fakat akıl nefsin kontrolüne girerse insanı daha kurnaz, daha çıkarcı, daha benmerkezci ve daha yıkıcı hâle getirir.
Akıl Allah’ın insana verdiği basiret nurudur. Fakat bu nurun istikamet bulması için vahye ihtiyacı vardır. Vahiyden kopan akıl, şehirleri aydınlatabilir ama kalpleri karanlıkta bırakabilir. Gerçek ilerleme, aklın teknolojiyle değil, ahlâk ve vahiy ile buluşmasıdır. Asıl mesele insanın ne kadar bildiği değil, aklını kimin rehberliğine teslim ettiğidir: vahyin mi, nefsin mi?