Dua bahsi, aslında çağın en derin yarasına temas eder: insanın muhtaçlığını inkâr etmesi. “Dua ibadettir.” buyruğu, duayı sadece talep değil, kulluğun özü olarak tanımlar. Çünkü dua, insanın haddini bilmesidir. Modern insanın en büyük krizi ise haddini unutmasıdır. İmkân çoğaldıkça insan kendini yeterli zannetti; teknoloji ilerledikçe “ihtiyaç” duygusunu zayıflattı. Oysa Kur’ân’ın ifadesiyle darda kalanın duasına icabet eden Allah’tır. Demek ki hakiki dua, insanın ızdırar hâlini idrak etmesiyle başlar.
“İsteyen” ile “dua eden” arasındaki fark: İsteyen, ihtiyar hâlindedir; kontrolün kendisinde olduğunu zanneder. Dua eden ise ızdırar hâlindedir; elinden hiçbir şey gelmediğini bilir. Modern insan genellikle isteyendir; plan yapar, hedef koyar, projeler üretir. Fakat kriz anında dua edene dönüşür. Buradaki hakikat şudur: İsteyene karşılık vardır, dua edene icabet vardır. Karşılık, emeğe göre bir mükâfattır; icabet ise rahmettir. İcabet, insanın zayıflığını kabul etmesiyle açılan bir kapıdır.
“Kullarım beni sorarsa, ben onlara çok yakınım.” ayeti, duanın ontolojik temelini kurar. Yakınlık… Bugün insan kalabalıklar içinde ama yalnız; sosyal ağlarda bağlı ama iç dünyasında kopuk. Allah’a yakınlığını kaybeden insan, yakınlık ihtiyacını başka yerlerde arar: bağımlılıklarda, hazlarda, alkışta, sanal onaylarda. Dua ise insanı yeniden merkeze döndürür. Çünkü dua, insanın kendi güç vehmini bırakıp hakiki kudrete yönelmesidir.
Avamın duası sözle, zahidin duası fiille, sâdığın duası hâl ile, ârifin duası ise ızdırar ve intizar ile… Bu tasnif modern insan için aydınlatıcıdır. Çünkü bugün dua çoğu zaman dilde kalıyor. Hâlbuki dua, bir hâl dönüşümüdür. İnsan hâliyle dua etmediği sürece kelimeler havada asılı kalır. Gerçek dua, insanın fakrını bilmesidir. “Duanın hakikati O’na olan muhtaçlığın izharıdır.” ifadesi, kulluğun özünü özetler.
Modern kültür insanı güçlü, bağımsız ve yeterli göstermeye çalışır. Oysa insan ontolojik olarak muhtaçtır. Bu muhtaçlığı inkâr ettikçe iç gerilim artar. Çünkü kalp gerçeği bilir. Zayıflığını kabul eden insan huzur bulur; inkâr eden insan ise sürekli gerilim üretir. Ayette “Allah yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi.” buyurulması, zayıflığın bir ayıp değil, hakikat olduğunu gösterir. Zayıflığını bilen insan dua eder; dua eden insan da haddini bilir.
Duanın afetleri kaldıran üç hasletle birlikte zikredilmesi de manidardır: ihlâs, takvâ ve merhamet. İhlâssız dua, bir alışveriş talebine dönüşür. Takvâsız dua, çelişkili bir beklentidir. Merhametsiz dua ise sadece ben merkezli bir yakarıştır. Bugün bireycilik o kadar büyüdü ki dua bile bazen sadece “ben” eksenli kaldı. Oysa dua, insanı başkasının acısına da ortak eder.
En çarpıcı cümle şudur: “Dua geçmiş hükmü değiştirmez; ancak tazarru ve fakrın izharıdır.” Bu, duayı sihirden ayırır. Dua kaderle pazarlık değildir; kulun kendini konumlandırmasıdır. Dua eden insan, sonucu Allah’a bırakır. Modern zihnin zorlandığı nokta da burasıdır. Çünkü kontrolü bırakmak istemez. Fakat hakiki huzur, kontrolün Allah’a ait olduğunu idrak etmekle gelir.
Şu söz meseleyi tamamlar: “Dua, göklerin Rabbine ihtiyaçlarını arz etmekle bedenin ziynetlenmesidir.” Yani dua, ruhun estetiğidir. Bedeni süsleyen insan, ruhunu ihmal ederse iç çürüme başlar. Bugün dış görünüm kültürü zirvede; iç arınma ise zayıf. Oysa dua kalbi parlatır. Kalbi parlayan insanın aklı da berraklaşır.
Sonuçta dua, modern insanın kaybettiği en temel bilinçtir: muhtaçlık bilinci. İnsan muhtaç olduğunu unutursa kibir büyür; kibir büyürse kalp kararır; kalp kararırsa akıl sapar. Dua ise insanı yeniden yerine koyar. İsteyenden dua edene geçiş, kontrol vehminden teslimiyete geçiştir. İşte bu geçiş gerçekleştiğinde, insan hem Allah’a yaklaşır hem kendine.