“Ben kimim?” sorusu, insanın en köklü sorusudur. Fakat modern paradigma bu soruya ya psikolojik bir profil ya sosyolojik bir kimlik ya da biyolojik bir tanım sunar. İnsanı tüketim alışkanlıklarıyla, mesleğiyle, cinsiyetiyle, ideolojisiyle tarif eder. Ama mahiyetini açıklayamaz. Bu yüzden modern insan kendine yabancıdır. Kendi varlığına bir meçhul gibi bakar. İç dünyasını çözümleyecek metafizik bir haritadan mahrumdur.
Oysa İslam, insanı isim ve sıfatlarla ilişkilendirerek tanımlar. İnsan, Esmâ’nın aynasıdır. Hangi ilahî ismi yansıtıyorsa o anki makamı odur. Rahmet ismi tecelli ediyorsa merhamet makamındadır; Adl tecelli ediyorsa adalet makamındadır; Halîm tecelli ediyorsa sabır makamındadır. Böylece insan kendi hâlini çözümleyerek kendi mahiyetine dair bir marifet kazanır. Bu, kendini tanımanın yöntemidir: hâlini, niyetini, korkusunu, ümidini, iradesini tefekkür etmek.
Makamlara dair anlatılan tertip, aslında insanın iç yolculuğunun haritasıdır. Tevbe ile başlayan yol, havf ve recâ ile dengelenir; irade ile şekillenir; salih amel ile kemâle yönelir; muhabbetle derinleşir; velâyetle korunur; kurbiyetle incelir; şevkle hareketlenir ve nihayet mârifetle hayrete varır. Bu bir psikolojik merdiven değil, ontolojik bir yükseliştir. İnsan, makamdan makama geçerken aslında kendi iç katmanlarını tanır.
Modern insanın trajedisi burada başlar: O, bu merdiveni inkâr eder. Havf ve recâyı psikolojik duygu sanır; iradeyi sadece tercih özgürlüğü zanneder; muhabbeti biyolojik eğilimle sınırlar; mârifeti bilgiye indirger. Böyle olunca “ben kimim?” sorusu cevapsız kalır. Çünkü insanı sadece madde olarak tanımlayan paradigma, onun ilahî nispetini yok sayar.
Makamlardaki tertip, insanın kendini tanımasının aşamalarıdır. Tevbe, geçmişiyle yüzleşmedir. Havf, sorumluluk bilincidir. Recâ, rahmete yöneliştir. İrade, yön tayinidir. Salih amel, yönün somutlaşmasıdır. Muhabbet, kalbin ısınmasıdır. Velâyet, güven alanıdır. Kurbiyet, merkezle temas hâlidir. Şevk, iç hareketin artmasıdır. Mârifet ise hayretle kemale ermektir.
Burada dikkat çekici olan şudur: Her makam bir öncekini aşarak inşa edilir. İnsan bir hâli kemale erdirmeden diğerine geçemez. Modern zihnin aceleciliği bu tertibi kabul etmez. Hız çağında derinlik kaybolur. Oysa irade, ağacın gövdesi gibidir; kök salmadan dallanmaz. Nefis şehvetle meşgulse irade zayıflar. İrade zayıfsa makam sabit olmaz. Makam sabit değilse insan kendi kimliğini kuramaz.
Âbid sevap için amel eder; muhib yakınlık için; ârif ise seçilmişliğin farkındalığıyla. Modern insan ise çoğu zaman haz için yaşar. Haz merkezli bir kimlik, ontolojik bir kimlik değildir. Bu yüzden kırılgandır.
Mârifetin sonunun hayret olması da anlamlıdır. Kendini tanıyan insan, Allah’ın azameti karşısında aczini daha derinden hisseder. Bu hayret, bilinmezlik değil; idrak derinliğidir. Modern insanın bilgi artışı hayret üretmez; çünkü bilgi hakikate bağlanmamıştır. Oysa mârifet, nurun sırra doğmasıdır. Bu doğuşta insan hem kendini hem Rabbini daha sahih bir şekilde tanır.
Sonuçta insan kendini tanımak istiyorsa, makamlar üzerinden hâlini okumalıdır. “Şu an hangi ismi yansıtıyorum? Hangi korku beni yönetiyor? Hangi ümit beni diri tutuyor? İradem kime yönelmiş?” Bu sorular modern kimlik arayışından çok daha derin sorulardır. Modern paradigma buna izin vermez; çünkü insanı aşkın bir referanstan koparır.
Oysa insanın değeri, Allah’a nispetindedir. Bu nispet kaybolursa kimlik çözülür. Nispet güçlenirse insan kendini bulur. Makamlar, insanın iç dünyasında kurduğu bir medeniyettir. Bu medeniyeti inşa eden insan, artık “ben kimim?” sorusunu bir kriz olarak değil, bir yolculuk olarak yaşar. Ve o yolculuğun sonu, hayretle olgunlaşmış bir mârifettir.