Sabahın erken saatlerinde kuş sesleri arasında yürürken insanın içine yalnızca bir sevinç değil, aynı zamanda büyük bir soru da düşüyor: Hayat nedir?
Bu soru bazen kitapların arasından değil; bir bahçenin içinden, bir kuşun sesinden, taze ekmeğin kokusundan, serin sabah havasından doğuyor. İnsan fark ediyor ki bütün varlık âlemi sanki büyük bir haz kutusu gibi açılmış. Her canlı kendi payına düşen lezzetin, korkunun, sevginin, kaçışın ve yönelişin peşinde.
Bugün yeryüzünde milyarlarca insan yaşıyor. Milyarlarca ayrı bakış, ayrı kalp, ayrı zevk, ayrı korku, ayrı hasret… Birinin sevdiğinden diğeri kaçar. Birinin dokunmaktan ürperdiği şeye başkası hayranlıkla yaklaşır. Kimi eline konan küçücük bir böcekten tiksinir; kimi yılanı boynuna dolayıp onunla fotoğraf çektirmekten haz duyar. Kimi gülün kokusunda mest olur, kimi ağır bir kokudan yüzünü çevirip uzaklaşır.
Demek ki hayat yalnızca nefes almak değildir. Hayat; seçmek, yönelmek, sevmek, kaçmak, ürpermek, hoşlanmak ve tiksinmektir.
Göz sadece görmez; sevdiğini arar. Kulak sadece işitmez; gönlüne uygun sesi seçer. El sadece tutmaz; dokunmak istediğine uzanır, tiksindiğinden geri çekilir. Burun sadece koku almaz; gülü kendine yaklaştırır, kötü kokunun yanından aceleyle geçer. Beden, ruhun dışarı açılan penceresidir. İçerideki sevgi, nefret, korku, arzu ve tercih; dışarıda gözle, elle, yüzle, yürüyüşle kendini gösterir.
Hayvanlar da böyledir. Kuş sabahın serinliğinde ötmekten bir sevinç duyar gibidir. Kedi güneşli taşın üzerine uzanır. At geniş ovada koşmak ister. Arı çiçeğe yönelir. Kelebek renge, koyun ota, balık suya, çocuk oyuna, âşık sevgiliye meyleder. Her canlı kendi yaratılışına konulmuş bir lezzetin peşinden gider.
Bu yüzden hayat, kuru bir biyoloji meselesi değildir. Hayat, varlığın içine yerleştirilmiş ilahî bir iştiyaktır.
Tabiat dediğimiz şey de bu iştiyakın evidir. Toprak, su, hava, ışık, gece, gündüz, mevsimler, rüzgâr, yağmur, güneş… Hepsi hayatın sofrasını kurar. Fakat her canlı o sofradan kendi kabına göre nasibini alır. Aynı dünya içinde milyarlarca canlı yaşar; ama her biri dünyayı kendi yaratılış penceresinden tadar.
İşte burada sır derinleşir.
Eğer hayat yalnızca maddeden ibaret olsaydı; maddenin içinden bu kadar farklı haz, korku, sevgi, tiksinti ve anlam nasıl doğardı? Toprak nasıl hem buğdaya hem güle hem dikene analık ederdi? Güneş nasıl hem insanın yüzünü ısıtır hem üzümü tatlandırır hem çiçeğin rengini ortaya çıkarırdı? Su nasıl balığa vatan, ağaca can, insana şifa olurdu?
Kör madde bu kadar ince lezzetler hazırlayamaz. Şuursuz sebepler, hiç yoktan canlıları var edip içlerine ayrı ayrı yönelişler koyamaz. Çünkü haz, yalnızca bedene ait değildir; hazda mana vardır. Mana ise körlüğün değil, hikmetin işidir.
Bir insanın gülü koklaması basit bir hareket değildir. O anda burun, gül, hava, hatıra, zevk ve ruh aynı noktada birleşir. Kötü bir kokudan kaçmak da basit değildir. Orada da bedeni koruyan, ruhu seçime çağıran gizli bir ölçü vardır.
Tasavvuf ehli varlığa böyle bakar. Onlara göre görünen her güzellik, asıl Güzeller Güzeli’nden bir işarettir. Her lezzet, hakiki lezzetin gölgesidir. Her sevgi, büyük sevginin kırıntısıdır. Her haz, doğru okunabilirse, nimetten Mün‘im’e, eserden Müessir’e, güzellikten Cemâl sahibine götürür.
Fakat insan çoğu zaman hazda kalır, hazzı vereni unutur. Gülü koklar, gülün Sahibine varamaz. Ekmeği yer, Rezzâk’ı hatırlamaz. Suyu içer, Rahmet’i düşünmez. Göz görür ama ibret almaz. Kulak işitir ama hikmeti duymaz. İşte hayatın imtihanı da burada başlar.
Haz insanı aşağıya da çekebilir, yukarıya da çıkarabilir. Eğer haz yalnızca nefsin elinde kalırsa insanı esir eder. Fakat şükürle birleşirse insanı yüceltir. Bir lokma ekmek yalnız mideye inerse biter; şükürle yenirse kalpte nura dönüşür. Bir kuş sesi yalnız kulağa değerse geçer; tefekkürle dinlenirse insanın içine âlemin duası gibi iner.
Bu yüzden hayat sadece yaşanacak bir şey değil, okunacak bir kitaptır.
Her canlı bu kitabın bir harfi, her haz bir işareti, her korku bir uyarısı, her güzellik bir davetidir. İnsan bu kitabı okuyabildiği kadar insandır. Yoksa yer, içer, yürür, sever, kaçar; fakat bütün bunların arkasındaki büyük sırrı fark etmeden geçip gider.
Varlık susmuyor. Kuş sesiyle, çiçek kokusuyla, su serinliğiyle, toprak bereketiyle konuşuyor. İnsan da kalp atışıyla, gözyaşıyla, tebessümüyle konuşuyor. Her şey kendi diliyle aynı hakikati söylüyor:
Hayat verilmiştir.
Ve verilen hayat başıboş değildir. Ona lezzet konulmuş, korku konulmuş, sevgi konulmuş, yöneliş konulmuş, şükür kapısı açılmıştır. Tabiat bu kadar zengin, bu kadar ince ayarlı hayatı sahiplenemez. Tabiat ancak bir evdir; ev sahibinin yerine geçemez.
Hayat nedir?
Hayat, varlığın içine konulmuş ilahî neşedir. Her canlıya kendi nasibince dağıtılmış bir lezzet, bir yöneliş, bir sırdır. Haz ise bu sırrın kapısındaki işarettir. İnsan o işareti doğru okursa, hazdan şükre, şükürden marifete, marifetten Allah’a doğru yol bulur.