Girizgah arıyorum asıl söze girmek için
Kendimi derdest edip hiçin önüne atmak için
Bahar geldi kapıma dayandı
Ceplerim boş, evim tam takır
Ne güneşten bir parça
Ne de bir damla yağmur
İkram etmek nasip olmadı
Parmaklarımın arasından uzun bacaklı örümcekler,
Elimin üzerinden cennet böceği geçer
Tiftiklenir etlerim
Etlerimin arasından cımbızla ayıklanır can kırıkları
Hangi köşeye varsam mermerden çeşme hayratları
Üstüm başım tütün kokar
Uzun mesafe yürüdüğüm yollar yokluktan
Her tartı beni yanlış tartar
Ya fazla gelirim ya eksik, asla tam gelemem
Her şehirde bir pencere bana tepeden bakar
Dünyadaki her mekan bana gurbet gibidir.
Siz, sakallarının arkasındaki sert yüzler
Benim sakallarım seyrek, ben size benzemem
Cılız bedenlere dikilen büyük gölgeler
Tevatür, dedikodu, durum kritiği
Küçük ağızlara sığan büyük sözlere
Nefretimi gizlemem
Caddelerde uyuşturucu yüklü gençler
Kaldırım kenarlarında dikilen hayat kadınları
Çöp yığınları içinde engelli yaşamlar
Hepsi hayatın parçası gibi görünür de
Hayat onların parçası gibi görünmez
Seyrek dişli bir köpektir ihanet
Marangoz hızarına dilini uzatmak gibidir gıybet
Unutmak ya reddiye
Ya da zihin bulanması
Sıska kavramların hantal hocası
İçimde görevini tamamlamanın verdiği rahatlık yok
Oysa bana biçilen rolü yıllarca oynadım
Gecelere sorun beni
Ben geceleri reflektör gibi parlarım
Gündüz vakitlerinde halı olurum
Hırsızların ayakaltına serilen
Okurum, yazarım, hatta oynarım
Fakat hiç sahneye çıkmadım
Bence ben hiç sahneye çıkmamalıyım
Boş bir sahne
Henüz telaffuz edilmemiş, merakla beklenen söz gibidir.
Seven sevilenden icazet almaz
Sevilme arzusunda yenilgi olur da
Sevmekte yenilgi olur mu hiç
Tek bir satırla başlar her şey
Soluk soluğa okunan roman gibi akıp gider bir devir
Derin fakat tereddütle süzen bir bakış
Nasıl böyle büyüdü de nelere kadir oldu
Ayağına ateş değmiş gibi sıçradı kainat
Uykularımın baş köşesine geveze bir kuş kondu
Ne gün aya baksam içime işler yılmaz bir ayaz
Kapıları kapandıkça kapanır yüzüme mavi bir kentin
Benim geçtiğim köprülerden geçmeyin dostlarım
Bir daha eskisi gibi olamazsınız
Ben olmak, mahşeri kalabalıkta yalnızlık gibidir.
Bir uykuya daldım içime bir şair oturdu
Bir uykudan uyandım, yazılan tüm şiirler kudurdu
Cam kesiği o bakışlardan hiç korkmadım
Düşündükçe ellerim derinliğin saçlarına dokunur
Karanlığın üzerine yürür kalbim
Kuytularda adım sorulur
Gönlümün nidaları ulaşınca arş-ı âlâya
Bülbüller uyandı, yarasalar sustu
Bulutlar öksürdü, şehirler kan kustu
Azar azar eridi dağlar
Yavaş yavaş yere indi gökyüzü
Bana herkes içten içe küstü
En eski yağmurlar yağdı üzerime
Benimse hiç şemsiyem olmadı
Bence benim hiç şemsiyem olmamalı
Yağmurdan kaçan, anasından utanan evlat gibidir
Kaf dağında usul,usul eriyor olmalı kar
Bu sulu, bu vıcık vıcık sohbetlerin
Başka açıklaması gelmiyor aklıma
Eşyanın maddesel devranındaki boşlukla
Saman alevi heyecan satıyor dünyaya
Havai fişek gibi göz alıcı ve bir o kadar kısa ömürde
Ne mutlu özlenesi bir bahar yaşayana
Kenafir bakışlı, cisimsiz, isimsiz suretler gördüm
Dirilmekten yorulduğum günden beri
Ölmedim bir daha
Bir hayalin müphem suretine esir oldum
Genç bir takvimin en güzel tarihinde vuruldum
Şakaklarımdan aşağı süzüldü mağlubiyetin zaferi
Ne zaman galip gelmeye meyletsem
Etime geçti vicdanımın dişleri
Yüzü olmayan insanları ben nasıl çizeyim
İçim kalktı göç eyledi
Akılla yazdıklarımı bol yıldızlı gecelerde ateşe attım
Hilalde yüreğim delikanlı gibi diridir
Dolunayda dere yataklarım gelinlik kız gibidir.
Deli bir mızrağı havada tuttuğum abartıydı
Fakat gerçektir hakikate olan duygularım
Uzaktan uzağa izlerken şehirlerin ışıklarını
Sahibinden beraat evraklarını alan kölelere imreniyorum
Çok merak ediyorum hür olmanın hissiyatını
Ve güneşi karşılamayı, vakurca ağırlamayı hayatı
Mutlu doğan güneşi kime göstersen tanır
Ama hüzünle batan güneşi yalnız şairler tanır
Şair ki
Rengini hakikatten ve aşktan alır
Aşkın her rengi
Kızgın yağın içine kalbini atmak gibidir.