“Doğa olaylarını durduramayabiliriz. Ama ihmali, açgözlülüğü, rant uğruna sorumsuzluğu ve denetimsizliği önleyebiliriz. Doğa olaylarının afete, yıkıma ve önlenebilir can kayıplarına dönüşmesini engellemek bizim elimizdedir.
Bunun için bilimi susturup rantı konuşturan, doğa olaylarıyla afetleri aynılaştırarak sorumluluktan kaçan ve her yıkımı kaderin arkasına saklayan zihniyete dur demeliyiz.”
Deprem, yağmur, kar, fırtına engel olunamaz doğa olaylarıdır. Ancak bu olayların nasıl sonuçlanacağını, afete dönüşüp dönüşmeyeceğini, yol açtığı kayıpların boyutunu önlemler alarak bizler belirleyebiliriz.
Bilimsel planlamanın, sağlam yapılaşmanın, etkili denetimin ve afet hazırlığının ihmal edildiği yerde doğa olayları büyük yıkımlara dönüşebilir. Bu nedenle ihmalle, sorumsuzlukla ve denetimsizlikle büyüyen kayıpları kadere bağlamak doğru ve mümkün değildir.
Bilimi ve mühendisliği yok sayarak yapılan her bina, riskler gözetilmeden açılan her yol, bilimsel ölçütlerden uzak, rant uğruna verilen her imar izni ve siyasi ya da maddi çıkar uğruna çıkarılan her imar affı ağır bedeller doğurabilecek bir risk yaratır.
Bütün bunlar ortadayken, sorumluluktan kaçışın en kolay yollarından biri, yıkımın ardından olanları “doğal afet” kavramıyla açıklamaktır. Oysa tartışılması gereken doğanın ne yaptığı değil, insanların neyi öngördüğü, hangi önlemleri aldığı ve sorumluluklarını yerine getirip getirmediğidir.
Şunu açıkça söylemek gerekir: Hiçbir hükümet, hiçbir kurum depremi, yağmuru, fırtınayı durduramaz. Ancak bilimsel planlama, güvenli yapılaşma, etkili denetim ve doğru afet yönetimiyle kayıplar azaltılabilir.
Aynı şiddette bir deprem denetimli ve sağlam yapılaşmış bir ülkede az bir hasarla atlatılırken, denetimsiz bir coğrafyada on binlerce can kaybına yol açabilir.
Aynı yağış, planlı bir kentte sorunsuz atlatılırken, plansız, yetersiz altyapısı olan ve suyun doğal akışını bozan uygulamalar nedeniyle başka bir kentte felakete dönüşebilir. Dolayısıyla afeti doğuran en önemli neden kendi yaptıklarımızdır.
Dere yataklarına ev yapılması, taşkın riski taşıyan alanlarda yapılaşmaya izin verilmesi, zeminin özellikleri dikkate alınmadan bina inşa edilmesi, yol yapılması ve suyun doğal akışının engellenmesi yalnızca şehircilik hatası değil, can ve mal kaybı riskini artıran kararlardır.
Bir bina yıkıldığında, yol çöktüğünde, bir kent sular altında kaldığında yapım aşamasındaki kusurlar, denetim eksiklikleri, idari kararlar, imar mevzuatına aykırılıklar ve yükleniciden yapı denetim kuruluşlarına, ilgili kamu kurumlarından ruhsat ve imar kararlarını veren yetkililere, yerel yönetimlerden siyasetçilere kadar herkesin sorumluluğu ve imar aflarının doğurduğu sorunlar ve sonuçlar değerlendirilmelidir.
Sorumluları araştırmadan doğayı suçlamak ne bilimseldir ne de adildir. Yaşanan acıyı, kader olarak anlamlandırarak, hafifletmeye çalışmak insani bir yol olabilir. Ancak bu söylem, kamusal alanda sorumluların elinde, sorumluluklarını örtmek için, kullanıldığında çok tehlikelidir. Çünkü kader dendiği an soru sorulmaz, hesap sorulmaz. Hesap sorulmadığında ihmaller tekrarlanır ve aynı acıların yeniden yaşanmaması için gereken tedbirler alınmaz.
Bir sonraki yıkımı önlemek için gerekli tedbirler ise; bilimsel imar planlaması, gerçek denetim, kentsel dönüşümde şeffaflık, imar affına son, hesap verebilirlik, riskli yapıların güvenli hâle getirilmesi, afet eğitimi ve hazırlık şarttır.
Doğayı engelleyemeyiz. Ama doğanın karşısında savunmasız kalmak zorunda değiliz. Doğa olaylarını durduramayabiliriz ama onların yol açacağı yıkımı azaltmak için gerekenleri yapmak bizim sorumluluğumuzdur.