Modern İnsan Tanrı'yı Bıraktı, Evren'e mi İnanmaya Başladı?
“Evren beni koruyor.”
“Evren sana bir mesaj gönderiyor.”
“Evren neye ihtiyacın olduğunu biliyor.”
“Evren zamanı geldiğinde sana istediğini verecek.”
Son yıllarda bu cümleleri giderek daha fazla duyuyoruz. İlk bakışta masum birer kişisel gelişim ifadesi gibi görünüyorlar. Fakat biraz dikkatle bakıldığında “evren” kelimesinin artık yalnızca yıldızları, galaksileri, gezegenleri, maddeyi ve enerjiyi ifade etmediği fark ediliyor. Evren; bilen, isteyen, mesaj gönderen, insanı koruyan, zamanı geldiğinde ödüllendiren, hatta bazen ona ders veren irade sahibi bir varlık gibi anlatılıyor.
Bu durum, “Modern Çağın Yeni İnançları” başlığı altında ele aldığımız konuların belki de ortak noktasını oluşturuyor.
Anunnakilerden kadim astronotlara, enerji ve frekanstan kristallere, çekim yasasından kozmik bilinç ve 5D söylemlerine kadar birbirinden oldukça farklı görünen bütün bu anlatıların arkasında aynı insanî ihtiyaçla karşılaşıyoruz:
İnsan anlam arıyor.
Modernleşme bize uzun süre şöyle bir gelecek tasviri sundu: Bilim ilerledikçe din gerileyecek, tabiatın sırları çözüldükçe metafiziğe duyulan ihtiyaç azalacak ve insan sonunda yalnızca akıl ve bilimle açıklanan bir dünyada yaşayacaktı.
Fakat öyle olmadı.
Bilim olağanüstü ilerledi ama insanın “Ben niçin varım?” sorusu ortadan kalkmadı. Tıp gelişti ama ölüm korkusu kaybolmadı. Teknoloji dünyayı küçülttü ama yalnızlığı bitiremedi. Bilgiye erişim kolaylaştı ama hayatın anlamına ilişkin arayış sona ermedi.
Belki de asıl yanılgı şuydu: İnsanın inanma ihtiyacının, bilgisizliğinden kaynaklandığını düşünmek.
Oysa insan yalnızca bilmek isteyen bir varlık değildir. Anlamlandırmak da ister. Başına gelenlerin nedenini bilmek, geleceğe güvenmek, ölümün ötesini düşünmek ve kendisini daha büyük bir bütün içerisinde konumlandırmak ister.
Geleneksel dinî referanslardan uzaklaşan insanın bu ihtiyaçları ortadan kalkmadığında ise oluşan boşluğu başka kavramlar doldurmaya başladı.
Kaderin yerine “evrenin planı”...
Duanın yerine “manifest etmek”...
Tevekkülün yerine “akışa bırakmak”...
Bereketin yerine “bolluk frekansı”...
Manevî olgunlaşmanın yerine “bilinç yükseltmek”...
Gaybın yerine “kozmik bilinç”...
Kelimeler değişti. Fakat insanın aradığı şey şaşırtıcı biçimde benzer kaldı.
Evren Ne Zaman İrade Sahibi Oldu?
Bilimin incelediği evren; madde, enerji, uzay-zaman ve bunların tabi olduğu fiziksel süreçlerden oluşur. Bilim bize yıldızların nasıl doğduğunu, gezegenlerin nasıl hareket ettiğini, ışığın nasıl yayıldığını açıklayabilir. Fakat fizik biliminde “insanın dileklerini dinleyen evren” diye bir kavram yoktur.
Eğer “Evren benim için bunu istedi” sözünü yalnızca şiirsel bir benzetme olarak kullanıyorsak elbette mesele farklıdır. İnsan günlük dilde pek çok mecaz kullanabilir.
Fakat evrene gerçekten bilme, isteme, karar verme, mesaj gönderme ve insanın hayatını düzenleme kudreti atfediyorsak artık bilimden değil, metafizik bir inançtan söz ediyoruz.
Ve burada ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor.
Modern insan bazen “Tanrı fikrini bilimsel bulmadığı” gerekçesiyle reddederken, aynı zamanda fiziksel evrene Tanrı'ya atfedilen bazı özellikleri vermeye çalışıyor.
İşiten ama Tanrı olmayan... Bilen ama Tanrı olmayan... İsteklere cevap veren ama Tanrı olmayan... Hayatı düzenleyen ama Tanrı olmayan... Bir “evren” tasavvuru ortaya çıkıyor.
Belki de modern çağın en büyük paradokslarından biri budur:
İnsan metafiziği hayatından çıkardığını düşünürken, onu başka isimlerle yeniden kuruyor olabilir.
Sebep ile Müsebbib Arasındaki Çizgi
İslâm'ın bu meseleye verdiği cevap son derece açıktır.
Kâinat değerlidir. Kâinatı araştırmak, tabiat kanunlarını anlamaya çalışmak, gökyüzünü incelemek ve yaratılmış âlem üzerinde düşünmek İslâm'ın karşı çıktığı şeyler değildir. Tam tersine Kur’an-ı Kerim insanı defalarca göklere, yere ve yaratılışa bakmaya davet eder.
Fakat İslâm kâinata bakarken çok temel bir nüansı korur:
Yaratılan ile Yaratan aynı değildir.
Kur’an-ı Kerim, “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” buyurur. (Zümer, 62)
Dolayısıyla evren kudretin sahibi değil, kudretin eseridir. Tabiat kanunları yaratıcı değildir; yaratılmış âlemde işleyen düzenin parçalarıdır. Sebepler vardır fakat sebepler kendi başlarına bağımsız bir kudrete sahip değildir.
İslâm’da bunun çok önemli bir karşılığı vardır: Sebep ile Müsebbib'i birbirine karıştırmamak.
İlaç şifaya vesile olur ama şifanın mutlak sahibi değildir.
Yağmur toprağın yeşermesine sebeptir ama yağmuru da toprağı da onların özelliklerini de yaratan Allah-u Teâlâ'dır.
İnsan çalışır, plan yapar, tedbir alır ve iradesini kullanır. Fakat bütün varlığı kendi iradesinin emrine verilmiş bağımsız bir sistem olarak görmez.
Bu bakımdan “evren bana verdi” ile “Allah-u Teâlâ nasip etti” ifadeleri yalnızca iki farklı kelime tercihi değildir. Arkalarında iki farklı varlık anlayışı vardır.
Birinde yaratılmış olana irade yüklenir.
Diğerinde yaratılmış olanın arkasındaki Yaratıcı kabul edilir.
İnsan Neden Aracıyı Kaynak Zannediyor?
Belki de çağımızın temel problemleri;
Sebebi görüyoruz ama sebebi var edeni unutuyoruz.
Kanunu görüyoruz ama o düzenin kaynağını sormuyoruz.
Nimeti görüyoruz ama nimeti vereni gözden kaçırıyoruz.
Sonra ortaya çıkan boşluğu “enerji”, “frekans”, “evren”, “kozmik bilinç” gibi kavramlarla doldurmaya çalışıyoruz.
Oysa İslâm insanı sebepleri terk etmeye değil, sebeplerin ötesindeki hakikati görmeye çağırır.
Hastalandığında hekime git. İlacını kullan. Çalış. Plan yap. Tedbirini al. Bilimi araştır. Kâinatı incele. Ama hiçbir sebebi ilahlaştırma. Çünkü sebep, Müsebbib değildir.
Modern Çağın Eski Sorusu
Bu seri boyunca Anunnakileri, enerji ve frekansı, kristalleri, çekim yasasını, kozmik bilinci ve 5D söylemlerini konuştuk. Görünüşte birbirinden farklı bütün bu başlıkların sonunda dönüp dolaşıp aynı noktaya geldik.
İnsan hâlâ aynı insan.
Binlerce yıl önce gökyüzüne bakıp varlığının anlamını arıyordu; bugün teleskoplarla milyarlarca ışık yılı uzağa bakıyor ve hâlâ aynı soruyu soruyor:
Ben neden buradayım?
Bilim bu sorunun biyolojik ve fiziksel taraflarını araştırabilir. Fakat insanın anlam arayışı yalnızca laboratuvarın konusu değildir.
İşte İslâm tam burada insana çok temel bir cevap verir:
Sen başıboş değilsin.
Kâinat da başıboş değildir.
Fakat kâinat senin Rabbin de değildir.
Kâinat, senin gibi yaratılmıştır.
Bu yüzden insanın evrenden işaret beklemesine, taşlardan kudret ummasına veya düşüncelerini kozmik siparişlere dönüştürmesine ihtiyacı yoktur.
İnsan ile Rabbi arasına “evren” adı verilen hayalî bir irade koymasına da gerek yoktur.
Dua edeceği bir Rabbi vardır.
Sığınacağı bir Rabbi vardır.
Şükredeceği bir Rabbi vardır.
Tevekkül edeceği bir Rabbi vardır.
Evren seni duymaz; evren de senin gibi yaratılmıştır. Seni duyan, bilen, gören ve sana şah damarından daha yakın olan Allah-u Teâlâ'dır.
Modern insan Tanrı'yı hayatından çıkardığında inanma ihtiyacını ortadan kaldıramadı. Belki yalnızca o ihtiyacın yönünü değiştirdi.
Ve sonunda, Yaratıcı'yı reddederken yaratılmış olana kutsallık yüklemeye başladı.
Bu yüzden “Modern Çağın Yeni İnançları” serisini başladığımız soru ile bitirelim:
İnsan gerçekten inanmaktan mı vazgeçti, yoksa Yaratan'ın yerine yarattıklarına mı inanmaya başladı?