Bir zamanlar aile fertlerini birbirinden ayıran şey mesafelerdi. Gurbet vardı, ayrılık vardı, uzak şehirler vardı. İnsanlar sevdiklerinin sesini duyabilmek için günlerce beklerdi. Bugün ise dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içerisinde görüşebiliyoruz. Ne garip bir tecellidir ki aynı evde, hatta aynı odada yaşayan insanların birbirlerine ulaşmakta zorlandığı bir döneme şahitlik ediyoruz.
Akşam yemeğinde anne telefonuna bakıyor, baba işten gelen mesajları cevaplıyor, çocuklardan biri sosyal medyada dolaşırken diğeri bilgisayar başında kendi dünyasına çekiliyor. Herkes evde, herkes bir arada. Fakat aynı mekânı paylaşan bu insanlar, acaba aynı hayatı da paylaşıyor mu?
Geçtiğimiz günlerde Atatürk Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen Uluslararası Aile Sempozyumu, aile kurumunun geleceği üzerine yeniden düşünmemiz için önemli bir vesile oldu. Farklı ülkelerden bilim insanlarının katıldığı toplantıda aile içi iletişimden dijital alışkanlıklara, kuşaklar arasındaki değişimden günümüz ailelerinin karşılaştığı meselelere kadar pek çok konu ele alındı.
Böylesine önemli bir toplantının Erzurum'da gerçekleştirilmesi ayrıca anlamlıdır. Çünkü Erzurum, aile bağlarının, akrabalık ilişkilerinin ve geleneksel dayanışmanın güçlü izler bıraktığı şehirlerimizden biridir. Ancak geleneklerin güçlü olması, değişimin etkilerinden bütünüyle korunduğumuz anlamına gelmiyor.
Elbette geçmişin aile hayatı da kusursuz değildi. O dönemlerde de anlaşmazlıklar, kuşak çatışmaları ve konuşulamayan meseleler vardı. Fakat çağımızın aile hayatına eklediği yeni bir sorun bulunuyor: Fizikî yakınlığın duygusal yakınlığı garanti etmemesi.
Aynı Sofrada Oturmak, Aynı Hayatı Paylaşmak mıdır?
İnsan beyni sosyal bir organdır. Doğduğumuz andan itibaren başkalarının yüz ifadelerini, ses tonlarını ve davranışlarını anlamaya çalışırız. Bir bebeğin annesinin yüzüne bakması, bir çocuğun babasının sesindeki değişikliği fark etmesi veya eşlerin birbirlerinin ruh hâlini konuşmadan sezebilmesi, insan ilişkilerinin ne kadar derin bir nörobiyolojik temele sahip olduğunu gösterir.
Ancak yan yana oturmakla birbirine dikkatini vermek aynı şey değildir.
Bir çocuk okuldan döndüğünde yaşadığı bir hadiseyi anlatırken ebeveyninin sürekli telefon ekranına baktığını düşünelim. Anne veya baba çocuğunu duyuyor olabilir. Fakat çocuk açısından mesele yalnız söylediklerinin işitilmesi değil, anlattıklarının önemsendiğini hissetmektir.
Psikolojide phubbing adı verilen bir davranıştan söz edilir. Bu kavram, kişinin yüz yüze iletişim kurduğu insanı ihmal ederek dikkatini telefonuna yöneltmesini ifade eder. Araştırmalar, bu davranışın sık tekrarlanmasının insan ilişkilerinde yakınlık ve iletişim doyumunu olumsuz etkileyebildiğini göstermektedir.
Elbette her telefon kullanımı aile bağlarını zayıflatmaz. Sorun, sürekli bölünen dikkatin zamanla karşı tarafta önemsenmediği hissini güçlendirmesidir.
Bir insanın yanında bulunmak başka, onunla gerçekten birlikte olmak başka şeydir.
Üstelik mesele yalnız çocuklarla sınırlı değildir. Gün boyunca işin, trafiğin, ekonomik kaygıların ve sorumlulukların yorgunluğunu taşıyan eşler, akşam eve geldiklerinde telefon veya televizyon karşısında dinlenmek isteyebilir. Bunda yanlış bir taraf yoktur. Ancak kişisel meşguliyetler ortak hayatın neredeyse tamamını kaplamaya başladığında, aynı evde yaşayan insanlar birbirlerinin iç dünyasından uzaklaşabilir.
Bazen yıllardır aynı yastığa baş koyan insanlar, eşlerinin son zamanlarda hangi endişelerle mücadele ettiğini veya hangi hayallerinden vazgeçtiğini bilemeyebilir.
Çünkü iletişim yalnız konuşmak değildir. Karşımızdakinin dünyasına samimi bir ilgi gösterebilmektir.
Çocuklarımızın Ekranını mı, Kalbini mi Kontrol Ediyoruz?
Dijital çağın aile hayatındaki en önemli tartışmalarından biri çocukların ekran kullanımıdır. Ebeveynler haklı olarak çocuklarının telefonla, tabletle veya bilgisayarla geçirdikleri süreden endişe duyuyor. Ancak bazen ekranın başında geçirilen dakikaları sayarken çocuğun o ekrana hangi duyguyla yöneldiğini gözden kaçırabiliyoruz.
Bir çocuk yalnız eğlenmek için mi telefon kullanıyor? Yoksa kendisini yalnız hissettiği, anlaşılmadığını düşündüğü veya gerçek hayatta karşılayamadığı bir aidiyet ihtiyacını dijital dünyada gidermeye çalıştığı için mi?
Elbette her yoğun ekran kullanımı psikolojik bir sorunun belirtisi değildir. Dijital ortamların eğitim, iletişim ve sosyalleşme açısından önemli faydaları da vardır. Ancak ekran kullanımı uyku düzenini, okul başarısını ve aile içi iletişimi belirgin biçimde olumsuz etkilemeye başladığında meseleyi yalnız disiplin problemi olarak görmek yetersiz kalır.
Burada ebeveynlerin kendilerine de sormaları gereken sorular var.
Çocuğumuzun telefonla geçirdiği süreyi biliyoruz. Peki son zamanlarda onu en çok neyin üzdüğünü biliyor muyuz? Hangi arkadaşına kırıldığını, hangi konuda kendisini yetersiz hissettiğini öğrenmeye ne kadar zaman ayırıyoruz?
Dahası, çocuklarımızdan beklediğimiz dijital disiplini kendimiz gösterebiliyor muyuz?
Çocuklar yalnız söylenenleri değil, gördüklerini de öğrenirler. Sofrada telefon kullanılmamasını isteyen bir ebeveynin sürekli ekranına bakması, verilen mesajın tesirini azaltabilir. Bu sebeple çözümü yalnız yasaklarda aramamalıyız. Sınırlar elbette gereklidir; fakat bu sınırların yanında çocuğun kendisini değerli hissedebileceği bir aile ortamı da bulunmalıdır.
Burada yaşlılarımızı da unutmamak gerekir. Aynı evde çocuklarıyla birlikte yaşayan bazı yaşlı insanlar, herkesin kendi meşguliyetine çekildiği bir ortamda kendilerini yalnız hissedebiliyor. Oysa yaşlı bir insan için dinlenilmek, yalnız geçmişi anlatmak değil, hâlâ ailenin kıymetli bir ferdi olduğunu hissetmektir.
Erzurum'da düzenlenen Uluslararası Aile Sempozyumu'nun bu bakımdan önemli bir hatırlatma olduğunu düşünüyorum. Ancak böyle toplantıların asıl değeri, ortaya konulan bilgilerin ailelerin gündelik hayatına yansıyabilmesidir. Üniversitelerimizin aile içi iletişim, çocuk gelişimi ve dijital alışkanlıklar konusundaki birikimi, okullarımız ve sivil toplum kuruluşlarımız aracılığıyla daha geniş kesimlere ulaştırılabilir.
Çünkü aileyi korumak yalnız aile hakkında güzel sözler söylemekle mümkün değildir. Aile fertlerinin birbirlerini anlamalarını kolaylaştıracak bilgiye, zamana, güvene ve sağlıklı iletişim alışkanlıklarına ihtiyaç vardır.
Bir evi yuva yapan duvarları değil, o duvarların arasında kurulan gönül bağlarıdır.
Ve unutmayalım: Aynı evde yaşamak bizi aile yapar; fakat birbirimizin hayatına dokunabilmek bizi birbirimize yakın kılar.
Haftanın Notu:
Erzurum Mutfağından Geleceğe Açılan Kapı
Bu hafta Erzurum adına sevindirici bir gelişme de gastronomi alanında yaşandı. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in programında yer alan Erzurum Ülker Gastronomi Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nin açılışı, şehrimizin köklü mutfak kültürünü geleceğe taşıması bakımından önemli bir adımdır. Cağ kebabı, kadayıf dolması, civil peyniri ve diğer yöresel lezzetlerimiz yalnız kültürel mirasımız değil, aynı zamanda turizm ve ekonomik gelişme açısından da önemli değerlerimizdir. Ancak bu zenginliğin uluslararası alanda tanınması için geleneksel ustalığın çağdaş gastronomi eğitimiyle ve markalaşmayla desteklenmesi gerekiyor.
Dilerim bu okul yalnız iyi aşçılar yetiştirmekle kalmaz; geleneksel tariflerimizi kayıt altına alan, yerel ürünlerimizin katma değerini artıran ve gençlerimize yeni meslek kapıları açan bir eğitim merkezi hâline gelir. Erzurum'un lezzetleri zaten kıymetli; şimdi mesele bu lezzetleri dünya çapında tanınan markalara dönüştürebilmektir.