Kozmik Bilinç, 3D–5D ve “Uyanış” Söylemi
“Dünya artık 5D'ye geçiyor.”
“İnsanlığın frekansı yükseliyor.”
“3D bilinçte kalanlar bunu anlayamaz.”
“Uyanmış insanlar yeni bir bilinç seviyesine geçiyor.”
Son yıllarda özellikle sosyal medyada ve modern spiritüalizm çevrelerinde bu tür ifadelerle sıkça karşılaşıyoruz. İnsanlığın büyük bir dönüşümün eşiğinde olduğu, Dünya'nın veya insan bilincinin “üçüncü boyuttan beşinci boyuta” geçtiği, bazı insanların bu değişimi fark ederek “uyandığı”, diğerlerinin ise düşük bilinç seviyesinde kaldığı iddia ediliyor.
İlk bakışta oldukça etkileyici bir anlatı. Üstelik içinde “boyut”, “frekans”, “titreşim” ve “bilinç” gibi bilim dünyasının gerçekten kullandığı kavramlar bulunuyor.
Fakat yine aynı soruyu sormamız gerekiyor:
Bilimsel bir kelimenin kullanılması, anlatılan şeyi bilimsel hâle getirir mi?
Fizikte “boyut” kelimesinin belirli bir anlamı vardır. Gündelik hayatımızda üç uzamsal boyuttan söz ederiz: uzunluk, genişlik ve yükseklik. Modern fizikte zamanın da hesaba katılmasıyla uzay-zaman kavramından söz edilir. Bazı teorik fizik modellerinde daha fazla boyut da matematiksel olarak ele alınabilir.
Ancak fizikteki “beşinci boyut” ile spiritüel söylemlerdeki “5D bilinç” aynı şey değildir.
Bir insanın daha merhametli olması, farkındalığının artması, hayata farklı bakmaya başlaması veya manevî bir dönüşüm yaşaması fiziksel anlamda başka bir boyuta geçtiğini göstermez. Bunlar psikoloji, kişilik, ahlâk veya maneviyat çerçevesinde tartışılabilecek değişimlerdir.
Dolayısıyla “İnsanlık 5D'ye geçiyor” denildiğinde önce şu soruyu sormamız gerekir: Buradaki “boyut” fiziksel bir boyut mudur, yoksa manevî gelişimi anlatmak için kullanılan bir mecaz mıdır?
Eğer mecazsa bunda bilimsel bir iddia yoktur. İnsan kendi iç dünyasındaki değişimi istediği benzetmeyle anlatabilir.
Fakat bunun fiziksel bir gerçeklik olduğu, Dünya'nın frekansının yükseldiği ve insanların gerçekten başka bir boyuta geçtiği ileri sürülüyorsa artık ölçülebilir ve sınanabilir bir iddiadan söz ediyoruz. Böyle bir iddianın da delile ihtiyacı vardır.
“Uyanmış İnsan” Kimdir?
Meselenin belki de daha ilginç tarafı “uyanış” kavramıdır.
Modern spiritüel söylemde bazı insanlar kendilerini “uyanmış”, başkalarını ise henüz “uyanamamış” olarak tanımlıyor. Uyanmış insanın evrendeki hakikati gördüğü, yüksek bilinç seviyesine ulaştığı; diğer insanların ise 3D dünyanın maddî kaygıları içinde kaldığı söyleniyor.
Burada fark edilmesi gereken psikolojik bir cazibe vardır.
Çünkü “uyanmış insan” düşüncesi kişiye yalnızca bir inanç sunmaz; aynı zamanda ayrıcalıklı bir konum da kazandırır.
Artık herkesin göremediğini görenlerdensiniz.
Başkalarının bilmediği bir hakikati biliyorsunuz.
Sizi eleştiren biri olduğunda ise çok kullanışlı bir cevap ortaya çıkabilir: “Henüz onun bilinç seviyesi buna hazır değil.”
Böyle bir düşünce sistemi zamanla kendi kendisini doğrulayan kapalı bir yapıya dönüşebilir. İnanıyorsanız “uyanmışsınızdır”; sorguluyorsanız henüz yeterince yükselmemişsinizdir.
Oysa hakikat, eleştiriden korkmaz.
Bir düşüncenin doğruluğunun ölçüsü, ona inanan kişinin kendisini ne kadar “uyanmış” hissettiği değil; o düşüncenin hangi delillere dayandığıdır.
Bilinç Hâlâ Büyük Bir Bilimsel Problem
Burada önemli bir hususa daha dikkat çekmek istiyorum.
Bilincin bütün sırlarını çözdüğümüzü söyleyemeyiz. Beynin nasıl öznel deneyim oluşturduğu, insanın kendisinin farkında olmasının nasıl ortaya çıktığı gibi sorular nörobilim ve felsefenin en zor meseleleri arasında yer almaya devam ediyor.
Dolayısıyla “Bilim bilinci bütünüyle açıkladı, bunun dışında hiçbir şey olamaz” demek de bilimsel ihtiyatla bağdaşmaz.
Fakat bilmediğimiz noktaların bulunması, o boşlukları istediğimiz metafizik açıklamayla doldurabileceğimiz anlamına gelmez.
“Bilim henüz bilmiyor” ile “Benim açıklamam doğrudur” arasında çok büyük bir mesafe vardır.
Bu fark modern çağın yeni inançlarını anlamak açısından son derece önemlidir.
İslâm Ne Söylüyor?
İslâm açısından insanın yalnızca maddî varlıktan ibaret olmadığı açıktır. Kur’an-ı Kerim ruhun varlığından, gaybdan, meleklerden, ahiretten ve insanın maddî duyularıyla doğrudan kavrayamadığı hakikatlerden söz eder.
Bu bakımdan İslâm'ın modern spiritüel iddialara itirazı “Görünmeyen hiçbir şey yoktur” şeklinde değildir.
Tam tersine, Müslüman zaten gayba iman eder.
Ancak tam da burada çok önemli bir fark var:
Gaybın varlığını kabul etmek başka, gayb hakkında delilsiz hükümler üretmek başka şeydir.
Kur’an-ı Kerim, “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsrâ, 85) buyurur.
Bu ayet aynı zamanda insana önemli bir epistemik tevazu öğretir: Bilmediğimiz yerde “bilmiyorum” diyebilmek de bilginin bir parçasıdır.
İslâm'da insanın manevî olarak olgunlaşması elbette vardır. Nefsini terbiye etmesi, ahlâkını güzelleştirmesi, kalbini kötülüklerden arındırması, Allah-u Teâlâ'ya yakınlaşmaya çalışması vardır.
Fakat bunun adı “3D'den 5D'ye geçmek” değildir.
Manevî yükseliş, insanın kendisini diğerlerinden üstün göreceği kozmik bir rütbe de değildir. Tam tersine hakiki manevî olgunluk, insanda kibri değil tevazuyu artırmalıdır.
Bir insan gerçekten olgunlaşıyorsa daha merhametli, daha adaletli, daha dürüst ve daha mütevazı olması beklenir.
Kendisini “uyanmış”, geri kalan insanları ise “düşük bilinçli” olarak görmek ise kolaylıkla manevî bir üstünlük duygusuna dönüşebilir.
İslâm burada insanın önüne çok daha farklı bir ölçü koyar. Kur’an-ı Kerim, “Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır” buyurur. (Hucurât, 13)
Yani değerimizin ölçüsü hangi “boyutta” olduğumuz değil; imanımız, takvamız, ahlâkımız ve amellerimizdir.
Modern insan hakikati arayabilir, bilincin sırlarını araştırabilir, kâinatın henüz anlayamadığımız yönleri üzerine düşünebilir. Bunda hiçbir beis yoktur. Problem, bilinmeyeni biliniyormuş gibi anlatmak ve bilimsel kavramlara taşımadıkları metafizik anlamlar yüklemektir.
Belki de gerçek “uyanış”, kendimizi seçilmiş ve yüksek bilinçli ilan etmek değildir.
Gerçek uyanış; insanın haddini, acziyetini ve yaratılmış olduğunu fark ederek Rabbini tanımaya yönelmesidir.